|
|
 |
|
 |
|
Güzel Sanatların Türkiyedeki Gelişimi

Martinus Rorbye,
“Tophane’deki Kılıç Ali Paşa Camisi’nin Önündeki Arzuhalci”
Bir düğmeye basit bir dokunuşla, zaman ve mekânı birkaç yüzyıl kısaltabilecek
güce erişen insan düşüncesi, yepyeni ve şiddetli korkuları da beraberinde
getirdi. Bilim, endüstri, teknik ve politika alanında meydana gelen birbirine
bağlı ve sürükleyici gelişmeler, toplumlara özgürlük getirdiği kadar,
huzursuzlukları da arttırdı. Özellikle 1945 sonrası, insanların gökyüzüne
tırmanışları, yeryüzündeki büyük sermaye hareketleri, insana yakışmayacak
katliamlar, endüstriyel ve teknik gelişmeler, şiddetli ve yıpratıcı korkuları da
beraberinde getirdi. Bütün bunlar, bugünkü insanın sanata bakış tarzını da
biçimlendiren gelişmelerdir.

Günümüzde, insanların karşı karşıya kaldığı psiko-sosyal sorunlara çözüm
olabilecek alanlardan biri de sanattır. İnsan duyarlığının karmaşık ürünleri
olan ve daima insan özgürlüğünün hakkını arayan sanat eserleri, bazı kalıpları
sürekli olarak zorlayıp aşar, onların nitelik olarak daha üstün ve yoğun yeni
seviyelere ulaşmasını sağlar.

Tolstoy, "İnsanın bir zamanlar yaşamış olduğu duyguyu, kendinde canlandırdıktan
sonra, aynı duyguyu başkalarının da hissedebilmesi için hareket, ses, çizgi,
renk veya kelimelerle belirlenen biçimlerle ifade etme ihtiyacından sanat ortaya
çıkmıştı" der. İnsan, nasıl duymaya, düşünmeye başladığı andan itibaren
kelimenin gerçek anlamıyla hayata girmiş olursa, insanlık da duygularını ve
düşüncelerini sesler, çizgiler ve renklerle canlı ve cansız simgeler halinde
şekillendirmeye başladığı andan itibaren, gerçekten tarih sahnesine çıkmış olur.
Sanat; din ve felsefe gibi, insanı günlük hayatın dar kalıplarından kurtaran bir
teneffüs anı gibidir. Sanatta güzeli, bilimde doğruyu arayan insan ruhu ve
zekâsı, aslında kendini aramaktadır. Din, felsefe, bilim, sanat ve hatta teknik
gibi alanlar, birbirine sıkı sıkıya bağlıdırlar. Her sanat eseri, var olan bir
şey ile, bir nesne ile ilgilidir; belli bir varlığı anlatır, ondan bir kesit
ortaya koyar. Bir resim, belli bir tabiat parçasının resmidir veya bir insan
görüntüsüdür. Bir tiyatro oyunu, belli olayların simgelenmesidir. Bir şiir ya da
müzik parçası, ya tabiattan ya da insan ruhundan, insan duygularından bir
anlatımdır. Sanatçının gördüğü, kavradığı ve gerçeklik olarak belirlediği
varlığın bilgisi, sanatın öz konusunu oluşturur.
Bugün Türkçe'de, iyi yapılan her iş için «sanat» kelimesi kullanılmaktadır.
Türkçe'deki «sanat» kelimesi, kapsamı bakımından, pek çok oluş ve nesnelere
ilişkin durumu içine almaktadır. Bugün, hiç şüphe duymaksızın en yaygın biçimde
kullandığımız «sanat» kelimesi, etimolojik bakımından Osmanlıca'ya
dayanmaktadır. Osmanlıca'nın kelime kaynakları olan Arapça ve Farsça'da, sanat
kavramını ifade etmek için kullanılan durumu oldukça farklıdır.
Sanat kelimesi Arapça'da amel, iş yapma anlamlarını veren «san'a» kökünden
gelmektedir ve yapılan iş, alet yardımıyla, belirli bir el becerisiyle
sürdürülen marangozluk, duvarcılık gibi meslek dallarını kapsamaktadır.
Görüldüğü gibi bu kelime Arapça'da, insanın akıl ve zekâsını kullanarak yaptığı
işleri anlatır. Bugünkü Türkçe'de kullandığımız «sanat» kelimesi, Osmanlıca'da
bir değişiklik geçirmiş, yeni kazandığı anlam ve muhtevayla birlikte
benimsenmiştir.
Bir an için, karmaşık yapısını, ilgili olduğu pek çok kavramı bir yana bırakıp,
sanatı " insanlar arasında anlaşmayı sağlayan bir araç " olarak kabul
edebiliriz. Bugün Türkçe'de iyi yapılan her iş için "sanat" kelimesinden
yararlanıp; "askerlik sanatı", "güzel konuşma sanatı" gibi kalıpları tekrarlar
dururuz. O halde, yapılan bir iş veya hareketin, güzel, gelişmiş ve etkileyici
bir biçimde görünmesi, onu bir sanat olarak tanımlamamıza sebep olmaktadır. Bu,
şu demektir; insan yaptığı işi yüceltebildikçe, ona bir parıltı katabildikçe,
sanat olgusuna biraz yaklaşabilmiş sayılır. Yani sanatın ayırıcı özelliklerinden
biri, onun günlük, basit ve sıradan şeylerin üstünde olmasıdır. Sanatı bazen,
şöyle de tarif ederler: "İnsan aklının eşya üzerindeki pırıltısı" . Bu, yüzlerce
tariften yalnızca bir tanesidir.

Halk arasında "sanat" kelimesi; "insanların ihtiyaçlarından birisinin
karşılanması konusunda öğretilen ve yapılan iş" anlamında kullanıldığı gibi,
"ustalık, hüner, marifet" anlamında; "Bu işte sanat vardır; kolay değil o da bir
sanattır." şeklinde de kullanılmaktadır. Maddi fayda gözeten sanatlardan
ayırabilmek için "GÜZEL SANAT" kavramı içinde, sanat'ı şöyle tanımlamak
mümkündür: "İnsanların, tabiat karşısındaki duygu ve düşüncelerini çizgi, renk,
biçim, ses, söz ve ritm gibi unsurlarla güzel ve etkili bir biçimde ve kişisel
bir üslûpla ifade etme çabasından doğan ruhsal bir faaliyettir."
Güzel Sanatlar
Türkiye’de güzel sanatlara ilişkin faaliyetlerin koordinasyonu Kültür ve Turizm
Bakanlığı bünyesindeki Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü tarafından
yürütülmektedir. Başta fonetik ve plastik sanatlar olmak üzere, güzel sanatlar
alanında ulusal ve uluslararası faaliyetleri bizzat gerçek-leştiren ya da
organize eden Genel Müdürlük bünyesinde 24’ü profesyonel, 4’ü amatör toplam 28
sanat kurumu yanında Devlet Resim Heykel müzeleri ve Devlet Güzel Sanatlar
galerileri bulunmaktadır.
Resim. 1910’larda sanat eğitimi için Avrupa’ya giden İbrahim Çallı, Hikmet Onat,
Namık İsmail, Avni Lifij ve Feyhaman Duran gibi ressamlar, Cormon Atölyesi’nde
öğrenim görmelerine karşın izlenimcilik akımının ilkelerini ya da sembolist
yorumları Türk resmine kazandırmışlardır. “1914 Kuşağı” olarak anılan bu
sanatçılar, Güzel Sanatlar Akademisi’nin öğretim üyeleri olarak, Cumhuriyet
döneminin ressamlarını da yetiştirmişlerdir. Türk resmine modern yorumları
kazandıran ilk ressamlar olan Ali Avni Çelebi ve Zeki Kocamemi, Hoffman
Okulu’nun etkilerini ve dışavurumcu görüşün öncülüğünü, arkadaşları Şeref Akdik,
Mahmut Cuda, Hale Asaf, Muhittin Sebati, Refik Epikman, Cevat Dereli ve
heykeltıraş Ratip Aşir Acudoğlu ile paylaşırlar. “Müstakiller” adı altında
toplanan bu ressamlar, Zonguldak, Samsun, Bursa, İzmit gibi illerde Anadolu
sergileri düzenleyerek Modern Türk resminin yaygınlaşmasına da önayak
olmuşlardır. Bu atılımı yeni ufuklara taşıyan Zeki Faik İzer, Nurullah Berk,
Elif Naci, Cemal Tollu, Abidin Dino, Sabri Berkel ve heykeltıraş Zühtü Müridoğlu,
“D Grubu” adı altında birleşerek kübizm kaynaklı analitik çözümlemelere ve
soyutlamalara yönelmişlerdir.
“Sahil”, Hikmet Onat
“Sanayi-i Nefise Mektebi” 1936 Üniversite Reformu ile Gü-zel Sanatlar
Akademisi’ne dönüştürülmüş, Yüksek Resim Bölümü Başkanlığı’na Fransız ressam ve
gravür sanatçısı Léopold Levy getirilmiştir.
Levy, akademi kadrolarını D Grubu ressamları ile birlikte yeni bir sisteme
sokmuştur. Levy’nin öğrencileri tarafından kurulan “Yeniler Grubu”
sanatçılarından Turgut Atalay ve Mümtaz Yener sosyal gerçeklere yönelirken, Nuri
İyem soyuttan yola çıkarak Anadolu kadınının, gecekonduların, grevlerin ve
göçlerin ressamı olmuştur.
“Ana ve Çocuk”, Neşet Günal
“Yeniler”in yarattığı Non-Figüratif resim 1950’lerde Mübin Orhon, Fahrünnisa
Zeyd, Nejat Devrim, Adnan Çoker, Lütfü Günay, Devrim Erbil, Özdemir Altan, Adnan
Turani, Güngör Taner ve Mustafa Ata gibi ressamlar tarafından geliştirilirken,
sosyal gerçekçi resim, Duran Karaca’nın Çukurova görünümlerinde, Cihat Aral’ın
tuvallerinde ve Neşet Günal, Neşe Erdok atölyesinde yetişen sanatçılar arasında
yaygınlaşmıştır.
“Tophane”, Bedri Rahmi Eyüboğlu

1950’lerde Bedri Rahmi Eyüboğlu ve atölyesinde yetişen sanatçıların birleştiği
“Onlar Grubu” ise Türk resim sanatında geleneksel kaynakları, minyatür, hat ve
kilim, halı ve mozaiklerin esinlerini çağdaş yorumlarla birleştirdiler. Mehmet
Pesen ve Nedim Günsür geleneklere yönelirken Orhan Peker, Leyla Gamsız, Turan
Erol renk ve leke soyutlamalarının anlatım gücünü resimlerine kattılar. Resim
sanatının 1980 ve 1990’larda önemli bir atılım dönemi geçirmesiyle, “fantastik
gerçekçilik” başta olmak üzere tuval resmine yeni eğilimler katılmış, Fikret
Mualla, Avni Arbaş, Komet, Burhan Uygur, Ergin İnan, Erol Akyavaş, Burhan
Doğançay, Utku Varlık gibi sanatçılar uluslararası başarılar elde etmişlerdir.
Gökhan Anlağan, Hüsamettin Koçan, Mehmet Gün, Mahir Güven, Alp Tamer Ulukılıç,
İsmet Doğan, Canan Tolon, Murat Morova, İnci Eviner, Gülsün Karamustafa, Hale
Tenger, Mehmet Uygun, Altan Çelem, Hakan Akçura, Mehmet Güleryüz, Selda Asal ve
Serhat Kiraz gibi sanatçılar, tuval resimleri ya da kavramsal uygulamalarla Türk
sanatına yeni boyutlar kazandırmışlardır. Öncü ve deneysel çalışmalar, ilki
1977’de düzen-lenen İstanbul Sanat Bayramı çerçevesinde yer alan “Yeni
Eğilimler” sergileriyle desteklenmiştir. 1980 sonrası yıllarda ve günümüzde
geleneksel tuval resminin yanı sıra kavramsal sanat çalışmaları da
yaygınlaşmıştır. Murat Morova, Zahit Büyükişleyen, İsmet Doğan, Serhat Kiraz,
Zafer Gençaydın, Şenol Yokozlu, Bedri Baykam, Tomur Atagök, Habip Aydoğdu, Vural
Yurdakul, Mustafa Ata, Güngör Taner ünlü ressamlardan bazılarıdır.
Heykeltıraşlık. Osgan Efendi’nin atölyesi ve Nijat Sirel, Mahir Tomruk heykel
sanatının ilk öğrenimli sanatçılarıdır. Heykel sanatı Cumhuriyet döneminde iki
farklı alanda ilerleme göstermiştir. Canonica’nın İstanbul-Taksim Özgürlük
Anıtı, Hanak ve Thorak’ın Ankara-Güven Park Anıtı, Krippel’in
İstanbul-Sarayburnu Atatürk Anıtı, Ankara-Ulus İyigün Anıtı bu dönem
özelliklerini yansıtır.
“Adsız”, Tamer Başoğlu
Türk heykelcileri de anıt yapımında çalışmışlardır. Nitekim yabancı sanatçıların
da katıldığı “Erzurum Anıtı” yarışmasında Ali Hadi Bara birincilik ve Zühtü
Müridoğlu ikincilik ödülünü almışlar, “Manisa Anıtı” yarışmasını ise Nijat Sirel
kazanmıştır. Heykel sanatının anıtlarına Hakkı Atamulu, Yavuz Görey, Kamil Sonad,
İlhan Koman, Hüseyin Gezer, Turgut Pura gibi sanatçılar imza atmışlardır. Heykel
sanatında toplumsal gelişmeleri anımsatacak anıtların ilk örneklerini Ratip Aşir
Acudoğlu üretmiş, Menemen Anıtı ile Erzincan Deprem Anıtı Almanya ve Fransa’da
11 yıl heykel öğrenimi gören sanatçı tarafından yapılmıştır.
1937 yılında Alman Heykel sanatçısı Rudolf Belling, Devlet Güzel Sanatlar
Akademisi Heykel Bölümü’nün başına ge-tirilmiş, 1954 yılına kadar akademide
öğretim üyeliğini sür-dürerek çok sayıda öğrenci yetiştirmiş, aynı zamanda
heykel çalışmalarını sürdürmüştür. İstanbul Taşlık Parkı’ndaki ve Ankara Ziraat
Fakültesi bahçesindeki İnönü heykelleri Belling’e aittir.
Daha çok figüratif bir anlayışla ürünler veren bu heykeltıraşlar figüratif-soyut
ve non-figüratif denemeler yapmış; Hadi Bara, İlhan Koman, Mehmet Şadi Çalık ve
Turgut Pura gibi sanatçılar ise özellikle soyut uygulamalara öncelik
tanımışlardır.
1950’lerde Akademi’nin heykel bölümünde Hadi Bara ve Zühtü Müridoğlu’nun etkili
olduğu görülür. Soyut çalışmalar ile çeşitli araç ve tekniklerin kullanımı bu
döneme özgü bir gelişmedir. Ali Teoman Germaner, Tamer Başoğlu, Gürdal Duyar,
Namık Denizhan, Metin Deniz, Meriç Hızal, Rahmi Aksungur gibi heykeltıraşlar, bu
okulun öğretim kadrosunda yer almışlardır.
1961 Paris Gençler Bienali Heykel Dalı’nda birincilik ödülü alan Kuzgun Acar,
soyut çalışmanın en ilginç örneklerini vermiştir. İstanbul Manifaturacılar
Çarşısı’ndaki “Kuşlar” röliefi Kuzgun Acar’a aittir. Figüratif heykele yeni
boyutlar getirmeye çalışan Mehmet Aksoy, maden, taş ve ağaç gibi gereçlerle
soyut anlatımlara yönelen Ferit Özşen, Saim Bu**** Meriç Hızal, Remzi Savaş,
Eyüp Öz ve Yunus Tonkuş, Yavuz Görey, Zerrin Bölükbaşı, Hüseyin Gezer, Haluk
Tezonar uluslararası sergilerde iyi dereceler alarak Türk heykel sanatını
tanıtan sanatçılardır.
Seramik Sanatı. Cumhuriyet’in ilk yıllarında diğer sanat dallarında olduğu gibi,
seramik alanında da yurt dışına sanatçılar gönderilmiş, Paris’te eğitim gören
ilk seramik sanatçılarından İsmail Hakkı Oygar, Hakkı İzer ve Vedat Ar, yurda
döndüklerinde seramiği geleneksel anlayıştan farklı, dekorsüsleme kavramı
dışında bir anlayışla ele almışlar ve özgün çalışmalara yönelmişlerdir. İsmail
Hakkı Oygar’ın seramik sanatına getirdiği çağdaş yaklaşım, daha sonra gelen
sanatçıların çalışmalarıyla önemli gelişmeler göstermiştir. 1929 yılında
sanatçıların katkılarıyla Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde seramik atölyesi
açılmış ve seramik eğitiminde örgütlenme başlamıştır. İlk özel seramik atölyesi
1950’lerin ortalarında Füreyya Koral tarafından kurulmuş; Füreyya Koral, Sadi
Diren, Nasip İyem, Bingül Başarır, Candeğer Fürtun, Atilla Galatalı, Beril
Anılanmert, Hamiye Çolakoğlu, Zehra Çobanlı, Jale Yılmabaşar gibi birçok
sanatçı, 1949’dan itibaren uluslararası düzeyde ürünler vermişlerdir.
“Tabak”, Zehra Çobanlı
Fotoğraf Sanatı. Atatürk’ün desteğiyle sanata
ve sanatçıya verilen önemin artması Türk fotoğrafında da etkisini göstermiştir.
O döneme kadar Türkiye’de fotoğraf hep gayrimüslim azınlıklar tarafından
çekilirken Cumhuriyet’in kurulmasıyla birlikte Türk fotoğrafçıları artmaya ve
önem kazanmaya başlamıştır.
“Mor Yağmur”, Mehtap Yıldız
Cemal Işıksel, Nurettin Erkılıç, Selahattin Giz, Limasollu Naci, Şinasi Barutçu,
İhsan Erkılıç, Baha Gelenbevi Cumhuriyet döneminin ilk önemli fotoğrafçılarıdır.
Türk fotoğrafının gerçek kimliğine kavuşma ve dışa açılma döneminin başlangıcı
ise 1960’lı yılların başıdır. Özellikle Ara Güler’in 1961’de İngiltere’de
dünyanın yedi yıldız fotoğrafçısından birisi olarak seçilmesi Türk fotoğraf
sanatının dünyada bir yer edinmeye başladığının ilk göstergesidir.

60’lı yıllardan sonra Türkiye’nin pek çok yöresini özgün bakışla çeken Ozan
Sağdıç; fotoğrafçılığın değişik alanlarında eserler veren Zeynel Yeşilay; yerel
motifleri temel alarak çalışmalarını sürdüren Gültekin Çizgen; yeni
arayışlarıyla fotoğrafa farklı bakış açıları sunan Şahin Kaygun gibi isimlerle
güçlenen ve sesini duyuran Türk fotoğraf sanatı, dikkatleri attığı sağlam
adımlarla üzerine toplamıştır. Bunların yanısıra, Atila Torunoğlu, Mustafa
Kapkın, Halim Kulaksız, Reha Günay, Fikret Otyam, Şemsi Güner, Sabit Kalfagil,
İsa Çelik, İzzet Keribar, Şakir Eczacı başı, Cengiz Karlıova, İsa Özdemir,
İbrahim Demirel, Sami Güner, Mehmet Bayhan, İbrahim Göğer, Serpil Yıldız, Çerkes
Karadağ, Nuri Bilge Ceylan, Ramazan Öztürk ve Coşkun Aral da başarılı
çalışmalarıyla dikkat çeken isimler arasında yer almaktadırlar.
2003 yılında Türkiye Fotoğraf Sanatı Federasyonu’nun (TFSF) kurulmasıyla
fotoğraf sanatı örgütlenme yolunda bir adım daha ileriye gitmiştir.
Karikatür: Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte Cemal Nadir Güler ve Ramiz Gökçe,
Türk karikatürünün iki önemli imzası olmuşlardır. Aynı dönemde Yusuf Ziya
Ortaç’ın yayımladığı ve Cumhuriyet döneminin en uzun ömürlü mizah dergisi olan
“Akbaba” da, değişik anlayışların sergilendiği, güçlü yazar ve çizer kadrosuyla
döneme damgasını vurmuştur.
22. Aydın Doğan Uluslararası Karikatür Yarışması’nda
birincilik ödülünü Almanya’dan Friederike Gross kazandı.
İkinci Dünya Savaşı sonrası çok partili düzene geçilmesiyle gelen yeni
özgürlüklerle birlikte, mizah da nitelikdeğiştirmiştir. Sabahattin Ali ve Aziz
Nesin’in çıkardıkları ve çizerliğini Mustafa Uykusuz’un yaptığı “Marko Paşa”
dönemin en önemli mizah dergisidir.
1950’lerde karikatür sanatına yeni bir anlayış getiren 50 kuşağı
karikatürcüleri, yazı ve söze dayanmayan bir çizgi mizahı geliştirmişlerdir.
Yeni karikatür anlayışlarını, yalnız çizerek değil, toplu sergiler, yazılar,
seminerler ve yayımladıkları “41 Buçuk”, “Tef”, “Dolmuş”, “Taş Karikatür” gibi
mizah dergileriyle de yaygınlaştırmışlardır. Turhan Selçuk, Nehar Tüblek, Ali
Ulvi Ersoy, Eflatun Nuri Koç, Selma Emiroğlu, Semih Balcıoğlu, Bedri Koraman,
AltanErbulak, Mustafa Eremektar, Sinan Bıçakçıoğlu, Ferruh Doğan, Tonguç Yaşar,
Suat Yalaz, Yalçın Çetin ve Oğuz Aral dönemin tanınmış karikatürcüleridir.
1960-70 arası yetişen Cafer Zorlu, Zeki Beyner, Tan Oral, Nezih Danyal, Ercan
Akyol, Erdoğan Bozok, Orhan Özdemir ve Selçuk Demirel de 50 kuşağının
oluşturduğu karikatür anlayışını özgün katkılarıyla sürdürmüşlerdir. 1970’li
yıllarda Oğuz Aral’ın yönetimindeki “Gırgır” haftalık mizah dergisinde toplanan
genç karikatürcüler, Tekin Aral’ın da katkılarıyla daha çok çarpık kentleşmenin
yarattığı kişi ve olayları alaya alan, söze dayalı, güncel bir mizah
oluşturmuşlardır.
1980 sonrası toplumda beliren değer değişimlerini İsmail Gülgeç, Kamil Masaracı,
Salih Memecan, Semih Poroy, Behiç Ak, Piyale Madra, Hasan Kaçan, Ergün Gündüz,
Latif Demirci, Haslet Soyöz, Kemal Gökhan Gürses söz ve yazıyı çizgileriyle
kaynaştırarak eleştirmekte ve yorumlamaktadırlar.
Semih Balcıoğlu
Anadolu Üniversitesi, Karikatür Sanatını Araştırma ve Uygulama Merkezi,
Eskişehir’in Odunpazarı semtinde restore edilerek 2004 yılı sonlarında açılan ve
arşivinde yaklaşık 2 bin eser bulunan bir müzeye sahiptir. Anadolu Üniversitesi
Türkiye’de böyle bir araştırma merkezi ve müzesi olan tek üniversitedir.
Türk Süsleme Sanatları. Orta Asya’dan Anadolu’ya taşınan süsleme sanatları,
Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde büyük önem kazanmış ve yüzyılların birikimi ile
Cumhuriyet dönemine ulaşmıştır. 1936 yılında Devlet Güzel SanatlarAkademisi’nde
Türk SüslemeSanatları bölümü açılmış; tezhip, hüsni hat, ebru, minyatür ve çini
deseni eğitimi verilmeye başlanmıştır. Günümüzde İstanbul ve İzmir’deki üç
üniversitede (Mimar Sinan, Marmara, 9 Eylül Üniversiteleri) ana branş olarak
süsleme sanatları eğitimi verilmektedir. Bunun yanısıra Kültür ve Turizm
Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü tarafından da geleneksel Türk süsleme
sanatlarının yaşatılması amacıyla birçok faaliyet yürütülmektedir. Bu alanda
ürün veren sanatçıları, günümüzün sanat anlayışı ve zevkine uygun çağdaş yoruma
özendirmek ve sanatçıların son eserlerini sergilemek amacıyla 1986 yılından
itibaren “Türk Süsleme Sanatları Sergisi” düzenlenmektedir.
Çinicilik Türk süsleme sanatının önemli bir bölümünü oluşturur.
Alıntıdır.
Yazı Bilgileri
Ekleyen: Bisanat
Ekleyen kullanıcı adı: ilker - Genel Yönetici
Tarih: 29/12/2007 11:38
Kategori: Dönemler
Okunma: 4575
Okunma izni: Herkese Açık
Yorumlanma: 0
Yorumlama izni: Sadece Üyelere
Etiketler: Güzel Sanatlar
Bunları da okudunuz mu?
|
|
 |
|
 |
|
|
|
Bi Sanat - 2006, 2008 Sitedeki eserlerin tüm hakları ve sorumluluğu eser sahiplerine aittir. İstek & Şikayetleri iletişim bölümünden bildirebilirsiniz. Bu site phpSG v.0.6.3 ile hazırlanmıştır. |
|