Ortaokul yıllarında babanızın hediye ettiği bir fotoğraf makinesiyle fotoğrafa başladığınızı biliyoruz. Daha sonraki yıllarda bir fotoğraf eğitimi aldınız mı?
Babamın bana satın aldığı fotoğraf makinesini satan fotoğrafçı Nedim amcayı gayet iyi tanıyordum. Daha önceleri bütün vesikalık fotoğraflarımı o çekmişti. Fotoğraf dükkanını ikiye bölmüştü, ön tarafta vitrin ve vitrinin arkasında masası; masasının üzerinde de çektiği vesikalık fotoğrafları kara kalemle rötuşlamak için negatoskop. Dükkanının arka tarafında sütüdyo ve stüdyonun bir kenarında da karanlık odası vardı. Ben ilk fotoğrafçılık eğitimimi fotoğrafçı Nedim’den aldım.
13 yaşımda çektiğim siyah beyaz fotoğrafların karanlık odada banyosunu beraber yapardık. Bu işlemi yaparken çektiğim fotoğrafların kadrajı üzerinde tartışır, diyafram ve ışık oyunlarını anlatırdı bana.
Hiç unutmuyorum 1977 yılının ilkbaharında köyümüzün ilkokulunun koridorlarında, genç kızların el işi eğitimi kurslarında yaptıkları ürünler sergilenmişti. Bu sergide flaş kullanmadan çektiğim fotoğrafları Nedim amca görünce beni tebrik etmişti.
Bu aferinleri alabilmek için daha önce çektiğim fotoğraflarımı inceliyor ve daha iyi nasıl yapabilirimin üzerinde yoğunlaşıyordum.
Lise yıllarımda Zenit 122 marka fotoğraf makinesine sahip oldum, fakat kendimi fotoğraf çekme teknikleri üzerine eğitebileceğim herhangi bir kursa katılamadım. Aslında bugüne kadar da böyle bir kursa katılmış değilim.
Liseyi bitirdikten sonra Paris’e tıp fakültesinde okumaya gittim. Ekonomik sıkıntılar ve çok zorlu eğitim şartlarından ötürü üniversite yıllarımda ne fotoğraf makinem oldu ne de orada fotoğrafçılık eğitimi alabilecek zamanım.
Orada fotoğrafa bakış açımı yönlendiren şeylerle karşılaştım elbette. Sokakta resim yapan sanatçıları ve sürekli fotoğraf çeken turistlerin fotoğraf makinelerini çevirdikleri alanı her zaman izledim ve inceledim. Öğrenciliğimin verdiği avantajla ücretsiz olarak sık sık ziyaret fırsatı bulduğum müzeler, müzelerde sergilenen tarihe ışık tutmuş ressamların resimleri ve fotoğraf sergilerini çok defa gezmişliğim olmuştur.
1993 yılında Türkiye’ye döndüğümde vermem gereken bazı mücadeleler ve bir sürü mecburiyetlerden ötürü fotoğrafa geri dönemedim. Taa ki 1998 yılında Doğan Medya Grup doktorluğuna başlayana kadar .
İşe Nikon D 100 SLR fotoğraf makinesi satın alarak başladım. Çektiğim fotoğrafları fotoğraf ustalarına ve fotoğraf editörlerine yorumlatarak fikirlerinden yararlandım ve bunu hep sürdürdüm hala da aynı şeyi yapmaktayım. Zaman içerisinde fotoğraf çekme tutkum yeniden nüksetti ve fotoğrafın peşinden gider oldum.
Sanatsal yaklaşımınızı etkileyen isimler oldumu? fotoğrafçı, yazar, şair, ya da ressam …
Karşılaştığım bütün sanatçılara ve eserlerine saygı duyuyorum. Öğrenmem gerekenleri öğrenmeye çalışıyor, o eserleri yaratan sanatçıların ne anlatmak istediklerini kestirmeye çabalıyorum.
Paris’te yaşadığım sürecin ilk aylarında 17 yaşındayken kendimi ödüllendirerek gittiğim Louvre müzesinde karşılaştığım sanat eserleri dizlerimin bağının çözülmesine yetmişti bile.
Köyümüzdeki çok odalı evimizin duvarlarını süsleyen atalarımızın fotoğrafları, askerlik hatıraları, okuduğumuz sınıflardaki standart Atatürk portreleri dışında doğru dürüst sanat eseriyle karşılaşmamış bir genç adamın kendini Louvre müzesinin ortasında nasıl hissedebileceğini şu an bile tarif edemem. Çok etkilenmiş olmalıyım ki daha sonraları aynı mekana defalarca giderek aynı eserleri defalarca inceledim ve sanatcılarının ne anlatmaya çalıştığını irdeledim kendi kendime.
Özellikle etkilendiğim bir sanatçı olmadı, çünkü onlardan bir şeyler almaya çalıştım. Her birinin anlatış ve çalışma tarzı farklı bile olsa hepsinin amacı insanlara birşeyler aktarmak olduğu için bana da payıma düşeni almaya çalışmak kalıyor.
Gezdiğim Avrupa şehirlerinin sokaklarında ya da metro istasyonlarında değişik sanatsal faaliyetlerle uğraşan insanları hep merakla seyrederdim. Özellikle sokakta hızlıca çizilen portreler çok ilgimi çekmiştir.
Gezi amaçlı gittiğim kilise, katedral ve manastırların; asırlar önce tavanlarına ya da duvarlarına çizilmiş resimler merakımı çekmiştir hep. Dolayısıyla her sanatçıdan alınacak ve etkilenecek bir yön buluyorsunuz kendinize.
“Işığın izi” başlıklı fotoğraf çalışmalarınızın oluşumu ne
kadar sürdü?
Fotoğraf hobim başladığı günden itibaren hep ışığın peşindeyim, ve güneş ışığının doğada bıraktığı izleri sürmekteyim. “Işığın İzi” fotoğraf sergisi için özellikle bir zaman dilimi ayırmadım. Ters ışık çalışmalarımın içinden çıkmış bir sergidir bu. Bu süreç içerisinde bir yıl önce “Fotoğraflarla Gazetenin Yola Çıkış Hikayesi” adı altında gazete nasıl basılırı anlatan seri fotoğraflarla bir sergi açtım. Hürriyet gazetesi binası içerisinde olduğu için fark edilmemiş olabilir. O fotoğraflarla DPC (Doğan Printing Center) web sitesinin içerisinde İstanbul baskı tesisleri tanıtımı yapılmaktadır.
( http://www.dpc.com.tr à Baskı tesisleri à Dpc İstanbul à Resim Galerisi )
Yine bu süreç içerisinde hazırlama aşamasında olduğum ve ileriki yıllarda Bahçeşehir Üniversitesi sergi salonunda sergileyeceğim “Yaşamın İzi” adlı sergi için çaba sarfetmekteyim.
Işığın İzini yakalayabilmek için hemen hemen her sabah güneşten önce uyanır ve bıraktığı günün ilk ışınlarını yakalamaya çalışırım. Bu her şeyden önce güneşle birlikte uyanmaktır ve tarifsiz keyif verir insana.
Işığın izi fotoğraf sergimi gerçekleştirdim diye güneş ışıklarının peşini bırakmış değilim.
Portre fotoğraflarınızda keskin yüz hatları dikkatimizi çekti, bunun özel bir nedeni var mı?
Öncelikle İlkokul, ortaokul ve lise yıllarımda okuduğum sınıfların duvarına asılı Atatürk portrelerinden etkilendim. Çok derin, kararlı ve keskin bakışlı bu adam beni her zaman hayranlığa düşürmüş ve etkisinde bırakmıştır.
Paris’te Üniversite yıllarımda okuduğum amfilerin ve koridorların duvarlarını süsleyen tarihe mal olmuş bilim adamları ve Fransız tarihine yön vermiş kralların portre fotoğrafları da kararlı ve etkileyici yüz ifadelerine sahipti. Bugün portreye bakışımın altında o ifadeleri aramak yatar.
Deklanşöre basma anı sizin için nasıl bir duygu?
Bir volkanik patlama gibi.
Üzerinde yaşadığımız dünya, biz hiç farkında olmasak da, içerisindeki dinamizmini ve devinimini sürdürmektedir. Dünyamızın derinliklerine doğru indikçe binlerce derece sıcaklıktaki sıvı tabakaya rastlarız. Öyle ki dünyayı "ayağımızın altında içi kaynayan bir küre" olarak tanımlamak hiç de yanlış olmaz. Bu kaynayan enerjiyi hapseden yer kabuğu bütün gizemi örtmektedir. Dünyanın dış kabuğu ile iç kısmına hapsettiği bu sıkıştırılmış enerji; eriyiklerden oluşan magma dokusudur.
Dünyanın iç tabakalarında bulunan, yüksek basınç ve yüksek sıcaklıkta erimiş bu doku; yeryuvarlağının yüzeyindeki koruyucu kabuk tabakayı her fırsatta zorlar ve sıkışmış enerjisini püskürterek boşaltmak ister, bunu da her fırsatta gerçekleştirir.
İnsanın yapısı da pek farklı değildir, içine hapsolmuş enerjiyi boşaltmak için bir çok yöntem uygular. Bu yöntemlerden biri de hobileridir.
İşte benim için de enerji boşaltım yöntemlerimden biri fotoğraf çekmektir. Bu yöntemle içime hapsolmuş enerjimi dışarı aktarırım. Aktarma anında volkanik patlamam deklanşöre bastığım andır.
Hangi türde makine kullanıyorsunuz?
13 yaşımda “Lubitel 2” fotoğraf makinesiyle gözümü fotoğrafçılık dünyasına açtım. Daha sonra fotoğraf hobimin alt yapısını oluşturan Zenit 122 fotoğraf makinesini kullandım.
Epey bir aradan sonra Nikon serisine geçtim. Önce Analog Nikon F 70, daha sonrada Dijital Nikon D 100, Nikon D 200 kullandım. 2008 yılının başından itibaren Nikon D 300 kullanmaktayım.
Fotoğraflar üzerinde yapılan dijital çalışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Dijital fotoğraf makinelerinde filmin karşılığı olan sensör üzerine düşen görüntü her makinede bulunan dijital işlemci tarafından sayısal verilere dönüştürülüp fotoğraf haline getirilmektedir. Bunun için dijital fotoğraf kayıt alıcıları şimdiye kadar diya pozitif yada gözün gördüğü gibi kaydedemediklerine göre dijital çekilmiş fotoğrafları gerçeğine yaklaştırabilmek için bir çok program geliştirilmiştir. Buradaki asıl amaç dijital çekilmiş fotoğrafları gerçeğine yaklaştırabilmektir, abartmanın ve yoğun dijital müdahalenin gereği yoktur.
Yaygın olarak kullanılmaya başlanan “Raw” format fotoğraf çekimlerinde fotoğraf makinesinin hiçbir müdahalesi olmadan ham olarak geniş bir düzlemde fotoğraf kaydedildiği için dijital müdahale yapılarak olgunlaştırılmak zorunluluğu vardır.
Bu müdahaleleri kesinlikle abatmamak gerekir.
Çekmecenizde saklı duran sizin için farklı anlam taşıyan fotoğraflarınız
var mı?
Lubitel 2 ile çektiğim ilk fotoğraflarımın bir çoğunu özenle saklamaktayım ; o zamanlar bana göre daha değerli bulduklarımı seçip özenle sakladım. Zaman zaman da çıkarıp bakarak hatıraları tekrar yaşarım. O fotoğrafların benim için iki ayrı önemi var;
Birincisi ilk fotoğrafımdı onlar, o zamanlar adını bile bilmediğim deklanşöre ilk basma heyecanıyla çektiklerimdi. İkincisiyse ilk fotoğraf ustam fotoğrafçı Nedim ile onun karanlık odasında tab ettiklerimdi.
Elbette daha sonra çektiğim fotoğrafları da arşivime ekledim ama ilkler bir başka tabi.
Fotoğrafçı gözüyle etrafa bakmak, zamanla insanda nasıl bir değişim
yaratıyor?
Mesleğim ve fotoğrafçılığım Dünya’ya farklı bakmayı öğretti bana.
Bu aslında kalabalık ve gürültülü bir ortamda uzaklardan gelen Ağustos böceğinin sesini duyarak ona yönelen kızılderilinin hikayesi gibidir.
Şehir yaşantısına alışmaya çalışan kızılderili ile iş arkadaşları kalabalık ve gürültülü bir caddede öğle yemeğinden sonra işlerine dönmektedirler.
Yürüyüş ve sohbet sırasında Kızılderili dikkatini arkadaşlarından kopararak farklı yöne doğru çevirir, kulağına ağustos böceği sesinin geldiğini söyleyerek nerede olduğunu bulmaya karar verir. Arkadaşları, bu kadar gürültünün arasında ağustos böceğinin sesini duyamayacağını, kendisinin öyle zannettiğini söyleyip yollarına devam ederler. Aralarından bir tanesi inanmasa da, onunla aramaya karar verir.
Kızılderili yolun karşı tarafına doğru yürür, arkadaşı da onu takip eder. İlerledikce binaların arasındaki bir ağacın dalından gelen sesin şiddeti artar. Dikkatlice baktıklarında ağustos böceğinin ağacın dalına sıkıca yapıştığını görürler. Arkadaşı Kızılderili’ye: "Senin insanüstü güçlerin olmalı, bu sesi nasıl duydun?" diye sorar. Kızılderili ise; bu sesi duymak için insanüstü güçlere sahip olmaya gerek olmadığını söyleyerek, arkadaşına kendisini takip etmesini söyler. Kaldırıma geçerler ve Kızılderili cebinden çıkardığı bozuk paraları kaldırıma atar. Bir çok insan bozuk para sesini duyunca sesin geldiği tarafa bakarak, kendi cebinden düşüp düşmediğini kontrol eder. Bunun üzerine Kızılderili arkadaşına dönerek: Önemli olan, nelere değer verdiğin ve neleri önemsediğindir. Herşeyi ona göre duyar, görür ve hissedersin." der.
Benim için de hayat böyledir. Değer verdiğim şeyler zaman içerisinde değişerek doğa ve doğal yaşamla bütünleşmiştir. Bunu bana sağlayan da severek yaptığım mesleğim, peşinden koştuğum fotoğraflar ve dondurmak istediğim alana bir fotoğraf makinesinin vizöründen bakmak olmuştur.
Siz de babanız gibi yaşamınızda bir çocuğa fotoğraf makinesi hediye etmeyi
hiç düşündünüz mü?
Her iki çocuğumun oyuncakları arasında; kenarda duran ve değerini kaybetmiş fotoğraf makinelerimden biri olmuştur. Içerisinde buluduğum fotoğraf karelerinin hepsini ya kendilerinin yada benim makinemle çocuklarım çekmiştir. Evde bir kaç fotoğraf makinesi bulunduğu için kendi çocuklarıma elde ettikleri başarılardan ötürü fotoğraf makinesi hediye etmeyi gerek görmedim. Fakat bunu yeğenlerim ya da çevremdeki çocuklar için de yapmadım. Bunun nedeni de bilinçli bir düzeye ulaştıklarında her birinin elinde fotoğraf çekebilen bir mobil telefon olması ve bilgisayar ortamında çektikleri fotoğrafları istedikleri gibi paylaşabiliyor olmalarındandır.

Süleyman Çam hakkında detaylı bilgi için tıklayınız.
06 Mart 2008 Dr. Süleyman ÇAM
Röportaj: Bahar Öztürk
Yasal Uyarı : Bu sayfadaki tüm yazı ve görseller, www.bisanat.com.tr ve eser sahibine ait olup , kısmen veya tamamen izinsiz olarak alınması, kopyalanması ve kullanılması, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’na göre suç teşkil etmektedir.