|
Sanat Sözlüğü
AÇIK KOMPOZİSYON (Open Composition) : Resim düzlemi üzerinde betimlenen
gerçekliğin, gerçekte resmin sınırları dışında da sürüp giden doğal gerçekliğin
bir parçası olduğu izlenimini verecek şekilde kompoze edilmesi. Kapalı
kompozisyonun tam karşıtı bir sanatsal davranış biçimidir. Açık kompozisyon,
asıl gerçekliğin tüm öğelerini resim düzlemi içine sığdırmayı amaçlamaz.
Tersine, böyle bir çabanın olanaksız olduğunu varsayar. Açık kompozisyon
doğadaki gerçeklik düzleminin bir kesimini içeren bir çerçeve gibi de
düşünülebilir. Rönesans`ın aksine, Barok açık kompozisyonu yeğlemiştir.
AKADEMİZM (Academicism) : Akademizm sözcüğü, bir sanat dalında her türden
yeni atılımı yadsıyarak, değişmez olduğu varsayılan onaylanmış, standartlaşmış
ilke ve kurallara uygun olarak çalışmak anlamında kullanılır. Yeni sanatsal
arayışlara karşı çıkan bir tutumu ifade ettiği için, sözcük olumsuz
niteliktedir.
ALLEGORİ (Allegory) : Bir öykü, bir
düşünce ya da kavramın figüratif bir simge halinde betimlenişi.
ALTIN ORAN (Golden Section) : "Altın
Bölüm" ya da "Altın Kesit" de denir. Herhangi bir geometrik biçimde, varlığı
ESTETİK bir üstünlük sayılan ORAN. Parçalar arasındaki orantıda, küçük parçanın
büyük parçaya oranı, büyük parçanın bütün parçaya oranına eşittir. Cebirsel
olarak; a/b= b/ (a/b) biçiminde ifade edilir. Parçalar arasındaki oranın değeri
olan 1.618 ya da ykş. 3/5, "altın sayı" adını alır. Altın Oran geometrik olarak,
iki kareden oluşan bir dikdörtgenin köşegeni aracılığıyla kurulur. Antik Çağ`
dan bu yana matematikçilere ve sanat kuramcılarına konu olan Altın Oran, bu adı
19.yy` da almıştır. Eski Yunanlılar` ın kısaca bölüm olarak adlandırdıkları bu
orana , İtalyan matematikçi Luca Pacioli divina proportine; LEONARDO DA VINCI
ise sectio aurea adını vermiştir.Altın Oran` ın aritmetik, cebir ve geometri
özellikleri taşımasının yanısıra, doğada, müzikte ve insan vücudunun organları
arasında varolan çeşitli oranlarla da yakın ilişkisi bulunduğu, bütün öteki
oranlara üstünlüğününse çeşitlilik içinde birlik özelliğinden kaynaklandığı öne
sürülür. Bazı kaynaklara göre, insanlar , Altın Oran` a yaklaşan orantıları daha
çok beğenmektedir.
AMORF ( fr. Amorfe) : BİÇİM` i belirli bir
düzene uymayan. Tanımlanması zor, düzensiz biçimlerde bulunan mineral, madde ya
da nesneler için kullanılır.
AMULET (İngilizce) : Kötülükleri
uzaklaştırdığına, uğur getirdiğine, hastalıkları iyileştirdiğine ve özel güçlere
sahip olduğuna inanılan , doğal ya da insan eliyle yapılmış nesne; bir tür
nazarlık ya da muska. Üstte taşınabildiği gibi çeşitli yerlerde de saklanabilir.
Değerli taşlar, metaller, hayvan dişleri ve pençeleri gibi pek çok nesne amulet
olarak kullanılmıştır. Amuletin kökeni Eski Mısır`a dayanır. Mısırllar
kendilerini kötü günlerden, düşmanlardan ve tehlikelerden korumak için SKARABE,
engerek başı, sembolik gözler ve KARTUŞ gibi amuletler kullanmıştır. Pek çok
uygarlıkta da hematit, yeşim, ametis, LAPİS LAZULİ ve kantaşı gibi taşların
kendilerine özgü koruyucu güçleri olduğuna inanılmıştır.Bir inanışa göre mercen,
şeytanın evlerdeki kötü etkisini uzaklaştırma gücüne sahiptir. Hristiyanlıkta
encolpia denen amulet , haçlar, aziz kemikleri vb. Dinle ilgili RÖLİK` lerdir.
Boyna asılarak taşınanlar periapta, ikiye katlanabilenler pyctacium adını alır.
ANKOSTİK RESİM (Encaustic Painting) :
Eriyik halde balmumu BAĞLAYICI ile PİGMENTLERİN karışımından elde edilmiş BOYA`
larla yapılan RESİM türü. Romalı bilgin ve yazar Yaşlı Pilinus` a (MS 23-79)
göre, mermer üstüne yapılan ankostik resimde pigmentler balmumuyla, fildişi
üstüne yapılanlarda da (cero- strotum/ cestrotum) bitkisel kökenli saydam zamkla
karıştırılıyor, cestrum ya da viriculum adı verilen bir tür SPATULA ile zemine
yayılıyordu. Cestrum` un bir ucu sivri olduğundan fildişi üstüne ince çizgiler
de çizilebiliyordu. Cauterium olarak bilinen ve ısıtılarak uygulanan yuvarlak
uçlu bir aletle, boyalı zemin üstündeki spatula ve fırça izleri gideriliyordu.
Antik Çağ` daki belli başlı resim tekniklerinden biri olan ankostik resim, MÖ 4.
yy` da YUNAN sanatçı Pausias tarafından yetkinleştirilmişti. Günümüze ulaşan en
önemli örnekler, MISIR` da el- Feyyum Vahası` nda ROMA dönemine ait mezarlarda
bulunan Feyyum Portreleri` dir (2. yy). Ankostik tekniği erken Hristiyan Sanatı`
nda da ( GEÇ ANTİK) kullanılmış, ancak 8. ve 9. yy` larda unutulmuştur. 19. yy`
da Fransız koleksiyoncu Kont Caylus` un (1692- 1765) araştırmaları aracılığıyla
canlandırılmak istenmişse de başarılı olunamamıştır. 19. yy` da Fransa ve
İngiltere` de çeşitli karışımlar denenmiş, alman Ressam Julius Schnorr von
Carolsfeld (1794-1872) orijinale en yakın karışımı uygulamıştır. Günümüzde
yaygın olmamakla birlikte balmumu ve reçine bağlayıcılı bir karışım
kullanılmaktadır.
ANONİM (Anonymous) : 1. Sanat tarihinde
sanatçısı bilinmeyen yapıtlar için kullanılır. Özellikle, halk sanatı ürünleri
anonim niteliktedir. 2. Antik Yunan dönemi öncesinde, Mısır ve Mezopotamya`da,
tarih öncesinde sanat yapıtı anonimdir.
ATMOSFER (Atmosphere) : Sanat yapıtının
izleyici üzerinde bıraktığı etki, nedeni olduğu ruh hali.
ATÖLYE : Tarihsel Gelişim: Tarih öncesi
çağlarda ( PREHİSTORYA) zanaatçıların nasıl örgütlendiklerine ilşkin kesin
bulgular olamamkla birlikte EL SANATLARI kapsamındaki ürünlerin önceleri aile
işliklerinde üretildiği, ama daha zor işlenen metalin ( MADEN SANATI)
kullanılmaya başlanmasıyla birlikte aile dışı bir örgütlemeye gidildiği
varsayılabilir. Eski MISIR` da ya da MEZOPOTAMYA` da önemli yapıları inşasında
da yapı ustalarıyla işçilerin belli bir hiyerarşi içinde çalıştıkları
düşünülmektedir. Atölyelere ilişkin ilk arkeolojik bulgular Tel-el Amarna` nın (
Mısır) MÖ ykl. 1375` te kuruluşu sırasında kent dolaylarında ustalar için
kurulan yaşama ve çalışma alanlarının varlığıdır. Aynı dönemde günlük kullanım
eşyası genellikle evlerde ve aile reisinin denetimi altında üretilirken, özel
yapım teknikleri gerektiren metal eşya çoğu kez gezgin ustalar tarafından ve
geçici kurulan atölyelerde yapılmıştır. Yunanistan` da Antik Çağ` da üretilen
SERAMİK` lerin üstün niteliği bu kapların geçici değil, yerleşik atölyelerde
üretildiğini kanıtlamaktadır. Bu dönemde babadan oğula geçen aile ilişkileri
giderek ortadan kalkmış, yerine, özellikle ünlü ressamların açtığı özel
atölyeler yaygınlaşmaya başlamıştır. Büyük yapı projeleriyse genellikle yapı
alanında toplanan ustalarla sürdürülmüştür. ROMA döneminde de ilk atölyeler aile
işletmeleriydi. Daha sonra geç Cumhuriyet Dönemi` nde bu işlikler aile
egemenliğinden çıkarak aynı atadan gelen soy gruplarının (gens) eline geçmiş ve
bu gruplar uzun yıllar saray ayrıcalıklarından yararlanmışlardır. Kuşaklar boyu
zanaatçı yetiştiren Roma dönemi atölyeleri bir süre sonra bir anlamda seri
üretime geçmiş, dönemin beğenisini yansıtan farklı üsluplara bağlı olarak
çalışmışlardır. İlk heykel atülyeleri de yine Roma döneminde açılmıştır. Roma`
nın sanat atölyeleri genellikle babadan oğula geçerdi ama, aile bireylerinden
çok, yöreden toplanan usta ve çıraklarla döndürülürdü.GEÇ ANTİK VE ERKEN
HRİSTİYAN dönemiyle BİZANS döneminde sanatsal değerde üretim yapan atölyeler
saray çevresinde toplanmaya başlamış ve giderek daha bürokratik bir örgüt
niteliğine bürünmüştür. DUVAR HALISI, DOKUMA ve mücevherlerin yapıldığı bu tür
büyük atölyeler desteklenirken özel atölyeler yok olmuştur. Büyük Constantinos (
I. Constantinus) döneminde (306-337), ustaların aileleri ve atölyeleriyle
birlikte imparatorluğun her yanından Konstantinopolis` e ( İSTANBUL) gelmeleri
özendirilmiş, aynı işle uğraşan atölyeler kentin aynı bölgesinde yerleşmiştir.
Ortaçağ boyunca atölyeler, LONCA` larla birlikte hem üretim hem de eğitim
merkezleri olmuş, saray manastır ya da kentler tarafından desteklenmiş ve
korunmuşlardır. Bu tür büyük atölyelerde ya az sayıda müşteri için üstün
nitelikli küçük eşya üretilmiş ya da yapımı uzun yıllar süren KATEDRAL` ler gibi
büyük yapı projeleri yürütülmüştür. Ismarlayanlarla projeyi yürütenler arasında
kurulan yakın ilişki sonucunda yeni yapım sistemleri denenebilmiş, ROMANESK ve
GOTİK gibi birçok ÜSLUP bu atölyelerdeki denemelerin de etkisiyle biçim
bulmuştur. Ayrıca, birer merkezi planlama ünitesi olarak da işlev gören ve
mimari bezemelerle ilgili daha küçük atölyeleri bünyesinde barındıran bu tür
atölyeler önceleri Fransız keşiş Suger gibi aydın din adamlarının denetimi
altında çalışmış, daha sonra bu görevi kilise meclisi ya da İtalya` da olduğu
gibi sivil yönetim üstlenmiştir. 13. yy` ın sonlarında atölyeler bir yandan
projeler üretirken, bir yandan da bunları gerçekleştirmek için gerekli ustaları
da bulmaya başlamıştır.Çoğu gezgin olan ustalar atölyenin başıyla birlikte kent
kent dolaşırlardı. Üslupların bir bölgeden öbür bölgeye yayılmasında bu gezici
atölyelerin önemli katkısı olmuştur. 14. yy` da sanatçı yaşam öykülerinin
yazımına geçilmesiyle birlikte (VASARI) atölyelere ilişkin bilgiler de kesinlik
kazanmaya başlamıştır. Atölyelerdeki usta, yardımcı ve çırak düzeni de yasalarla
belirlenmişti. Usta hem atölyenin başıydı hem de yanında çalışanların
eğitiminden sorumluydu. Çıraklık 13-14 yaşında başlar, beş- altı yıllık bir
eğitimle sona ererdi. Bu süreyi izleyen üç- dört yıllık ikinci çalışma
döneminden sonra zanaatçı artık usta sayılır ve dilerse kendi atölyesini
açabilirdi. Eğitim işlevini 15. yy boyunca ve 16.yy` ın başlarında sürdüren
atölyeler, 16. yy içinde akademilerin ortaya çıkmaya başlamasıyla yalnız üretime
yönelmiştir. 18. yy ortalarında Endüstri Devrimi` yle birlikte KÜÇÜK EL
SANATLARI makinelerde üretilmeye başlamış, sanatsal değerdekilerse tek tek
sanatçılar tarafından üretilmiştir.
BAKIŞ AÇISI ( Viewpoint, Vantage Point) :
Sanatçının bir konuyu resmetmek için baktığı varsayılan nokta.
BİÇİM (Shape) : Bir nesnenin görme ya da
dokunma duyuları ile algılanmasını sağlayan kendine özgü gerçekliği.
BİÇİM BOZMA (Distortion) : Özellikle GÜZEL
SANATLAR`da, fotoğrafta (FOTOĞRAFÇILIK) ve dansta verilerini doğadan alan ve
belirli normların ya da normal (olağan) biçimlerin bulunduğu kabul edilen
görüntülerde biçimi abartarak sunma, " normal" in göstergelerini tümüyle yok
etmeden değiştirme. Biçimbozmada amaç, daha güçlü bir etki yaratmak ya da güçlü
bir anlatım sağlamaktır. DIŞAVURUMCULUK ya da GOTİK sanat gibi duygu ve
anlatımın vurgulandığı, izleyiciyle iletişimin etkili olmasının amaçlandığı
sanat türlerinde biçimbozma yoğun olarak kullanılmıştır. Öte yandan özellikle
20. yy` ın serbest yaklaşımı içinde PICASSO ya da H. MOORE gibi bir çok sanatçı
biçim olanaklarını artırmak için, kaynakları doğa olsa bile biçimbozmayı bir
araç olarak kullanmışlardır. GERÇEKÜSTÜCÜLÜK` teyse biçimbozma, duygu ve
düşlerdeki gerçekleri anlatabilmenin aracı olmuştur. Öte yandan YENİ-
DIŞAVURUMCULUK gibi, "normal" kavramlara bağlı olmayan ve doğanın tüm görüntü
kullanımlarından bağımsız biçim yaratan sanat üsluplarında biçimbozmadan söz
edilemez; çünkü bu üsluplarda normalin ne olduğu hakkında belli ilkeler yoktur.
Fotoğrafta biçimbozma çekim sırasında aynalar ya da merceklerle ya da çekimden
sonra baskı sırasında mekanik ve kimyevi yöntemlerle görüntüyü değiştirerek elde
edilir.
BİYOMORFİK BİÇİM (Biomorphic Form) : SOYUT
SANAT`ta geometrik biçimlerden çok bitki ya da hayvan biçimlerini anımsatan
eğrisel dış çizgilerle oluşturulmuş biçimler. En tipik örnekleri ARP`ın
resimlerinde görülür.
BİRLİK (Unity) : Resimde tüm öğelerin
koordinasyonu ile asıl temanın, amacın vurgulanacağı bir birlik yaratılması.
BOYUT (Dimension) : 1. Bir nesnenin
uzunluk ölçüsüyle ifade edilebilen büyüklüğü. 2. Sanat yapıtında boyut kavramı,
onun algılayıcıyla olan ilişkisini anlatmaktadır. Örneğin, resim sanatı iki
boyutludur. Resmin betimlediği obje yüzeysel olmasa bile, sanat ürünü onu iki
boyutlu bir yüzey üzerinde sunmakta ve izleyicide onu iki boyutlu
algılamaktadır. Buna karşılık, heykel üç boyutlu bir sanat yapıtıdır. Mimari
ürün ise dört boyutlu sayılmaktadır. Çünkü, mimari ürünü kullanan kişi onu
yalnızca eni, boyu ve derinliği bulunan bir obje olarak değil, içinde eylemde
bulunulan bir yapıt olarak algılamaktadır. Kişinin yapıt içindeki ya da
dışındaki sürekli devingenliği onu tek bir noktadan algılanan diğer sanat
ürünlerinden ayırmaktadır. Mimari mekan zaman içinde değişen konuma göre, farklı
sanatsal yaşantılar edinilmesini sağlar. O halde, en, boy ve derinlik
boyutlarına ek olarak mimari yapıtta bir de zaman boyutu söz konusudur.
CHIAROSCURO (Chiaroscuro) : Yağlıboya
resminde keskin karşıtlıklar yaratacak biçimde düzenlenmiş ışık-gölge dağılımı.
İlk kez İtalyan ressamı Correggio tarafından 16. yüzyılın başında kullanıldı.
Caravaggio ve izleyicileri bu tekniği geliştirdiler. Georges de la Tour bu
alanda ilginç örnekler verdi. Rembrandt ise, en büyük chiaroscuro ustası
sayılır.
ÇEŞİTLİLİK (Variety) : Resimdeki ana
temanın birliğinin çerçevesi içerisinde canlı ve zengin bir çeşitliliğin de elde
edilebilmesi resmin albenisini arttıran önemli bir unsurdur.
ÇİZGİ (Line) : Nokta olarak başlarlar ve
her yönde "düz, kıvrımlı, kırık, kalın/ince, koyu/açık" olabilirler.
ÇİZGİSEL (Linear) : 1. Bir yüzey üzerinde
bir çizgi doğrultusunda yapılmış ya da düzenlenmiş betileri ve ya öğeleri
niteler. 2. ince kontur çizgileriyle oluşturulmuş betileri ve bu tür betileri
içeren resimsel yapıtları niteler.
ÇİZGİSEL KOMPOZİSYON (Linear Composition) :
Hareket eden bir noktanın yüzeyde bıraktığı iz olarak tanımlanabilecek olan
çizginin, kompozisyonda üstlendiği, formu ortaya çıkaran, hareketi ifade etme,
dokuyu verme, dengeyi sağlama gibi rollerin başat olduğu türdeki kompozisyonlar
"çizgisel kompozisyonlar" olarak tanımlanır.Sanatın ilk adımlarının, Lascaux
mağarasında olduğu gibi, çizgiyle atıldığı ve çizginin özellikle perspektif
kurallarının henüz yeterince bilinmediği Rönesans öncesinde önemli olduğu
bilinir. Barok dönemde ışık-gölge kullanımının devreye girişiyle çizgisellik
ışığın imkan verdiği ölçüde kullanılır. Bu dönemde konturlar, çizgisel
kompozisyonlarda olduğu gibi belirgin olmaz. 19. yy`da Neo-klasik dönemde
yeniden önem kazanan çizgi ve çizgisel kompozisyon Romantizm ile birlikte
nerdeyse kaybolmuştur. Empresyonistler tarafından da tamamen kaldırılmıştır.
Sanatçıların bireysel çıkışlar yaptığı 20. yy`da ise Henri Rosseau, Paul Klee
gibi sanatçılar tarafından kendi belirledikleri amaçlar doğrultusunda
kullanılmıştır.
DEĞER (Value) : Bir nesnenin maddi ya da
parasal karşılığı, değişim ortamı ya da benzeri bir standarda göre tahmin
edilebilen miktar; ayrıca, nesnenin gerçek ya da olması gereken kıymetine,
YARARLIK`ına ya da önemine göre göreceli statüsü. Felsefe, hukuk, işletme,
matematik, dilbilim, psikolinguistik, resim, müzik, sibernetik, televizyon gibi
alanlarda "değer" sözcüğü değişik anlamlar taşımakta ve farklı tanımlanmaktadır.
Felsefenin bir dalı olan "aksiyoloji", değerlerin estetikte, dinde, ahlakta ve
metafiziksel alandaki tip ve nitelikleriyle ilgilenmektedir. Değer kuramıysa
kıymetleri önem sırasına göre ayırıp sınıflandıran bir görüştür. Değerlerin
nicel olarak ölçülebilme durumuna göre nesnel ve öznel değerlerden söz
edilmektedir. Sanat ve mimarlık alanında mimari bir yapıya, bir sanat nesnesine
ya da endüstri ürününe ilişkin iki tür değer tanımlanmaktadır. : Kullanıcının
gereksinimini karşılamaya yönelik ürünün faydasıyla tanımlanan "kullanım değeri"
ve mimarlık ya da sanat ürününün özellikle pazarlama ürünü olarak ortaya
çıkmasıyla belirlenen "değişim değeri". Kullanım değerine ilişkin değer
yargıları kişiden kişiye, gruptan gruba değişebilmektedir. Örneğin bir sanat
nesnesinin ESTETİK değerinden söz edildiğinde, o ürünü oluşturan bileşenlerin
KOMPOZİSYON`u, BOYUT`ları, ölçeği, RENK`i, DOKU`su, UYUM`u vb. Sanat ve estetik
kavramıyla ifade edilen, öznel nitelikli göreceli kıymeti anlaşılmalıdır. Bir
mimarlık ürününün ön kullanım değeriyse o ürünün PERFORMANS` ı yani kullanım
sırasında ortaya çıkan fiziksel, psikolojik, örgütsel, estetik vb gereksinmelere
yanıt verebilme durumuyla tanımlanabilmektedir. Ayrıca herhangi bir ürünün bir
meta olarak ekonomik değerinden (değişim değeri) söz edilebilir.
DEKALKOMANİ : 1930` larda Oscar Dominguez`
in (1906-58) GERÇEKÜSTÜCÜLÜK akımının OTOMATİZM kavramından yola çıkarak
oluşturduğu teknik. Bu teknikte boya kalın bir fırçayla ince bir kağıdın üstüne
sıçratılır ve kurumadan ikinci bir kağıtla yavaşça sürtülerek gelişigüzel
dağılması sağlanır. Daha sonraları ERNST tarafından YAĞLIBOYA` ya uygulanan bu
tekniğin en önemli özelliği, yapıtın ön tasarımsız oluşturulmasıdır.
DEKOLAJ : Duvarlara üst üste yapıştırılmış afiş ya da benzerlerinden
koparılan parçalarla yapılmış bir tür KOLAJ. İlk kez 1950` lerde Alman sanatçı
Wolf Vostell (d. 1932) bu türde çalışmalar yapmış, ayrıca Fransa`da AFİŞÇİLER de
bu tekniği uygulamıştır.
DENGE (Balance) : Dengenin sanatta nasıl
kullanıldığı "tahtaravalli"yi modeli ile kolayca anlayabilirsiniz. Aynı kilodaki
iki kişi "simetrik" olarak oturduklarında oluşan denge, farklı kilolardaki
kişilerle de "asimetrik" oturmalarla sağlanabilir; bu ikinci hal "dinamik denge"
olarak da nitelendirilebilir.
DERECELENDİRME (Gradation) : Tonlarla,
taramalarla vb. ile dereceli etkilerin yaratılması.
DERİNLİK (Depth) : Resimde oluşturulan
planlar ile elde edilen derinlik duygusu veya yanılsaması.
DETRAMP : Kuru sıva üzerine zamklı boya
ile yapılan duvar resmi.
DEVİNİM (Movement) : Resim sanatında resim
düzlemi üzerinde yer alan betilerin yoğunlaşıp seyrelmesinden ve pozlarından
kaynaklanan durağan dengenin bilinçli biçimde bozulması etkisi.
DIŞ SINIR (Contour) : Bir biçim (shape)in
veya hacim (form)in dış çizgisi veya en dış kenarı (`siluet`i).
DİMETRİ (Dimetry) : Aksonometrik
perspektifin bir türü. Üzerinde çizimi yapılacak nesnenin en, boy ve yükseklik
ölçülerinin alındığı eksenler, dimetride birbirleriyle izometridekinin aksine
eşit açılar yapmazlar. Dolayısıyla, nesnenin iki boyutunun ölçüleri aynı oranda
küçültülerek çizilirken, üçüncü boyutu bunlardan farklı oranda küçültülür.
DOKU (Texture) : Bir sanat yapıtının
yüzeyinin görünümü ve/veya hissedilmesi, ki düz ve/veya parlaktan kaba ve/veya
mata kadar çeşitlenebilir.
DÜZLEM (Plane) : MEKAN`ın iki boyutlu,
düşey ya da yatay bir uzantısı. Mimari kompozisyonlarda somut değeri olsa da,
RESİM`de mekan ve hareket yanılsamasının ön koşuludur. HEYKEL`de ise çok yalın
geometrik biçimler dışında düzlem çokça ilgilenilen bir öğe değildir. Resimde
tuvalin yüzeyi resimdeki mekanın en yakın boyutu olarak hissedilmekle birlikte,
bu yüzeyin alt bölümü izleyiciye en yakın, en üstüyse en uzak mekanı içeren bir
yer düzlemi olarak da yanılsanır. DERİNLİK yanılsamasını amaçlayam
KOMPOZİSYON`larda ön plan, orta plan, arka plan anlatımları bunları algılatan
farklı derinlik düzlemlerinin vurgulanmasıyla oluşturulur.
EKLEKTİSİZM (Eclecticism) : Farklı
sanatsal dizgelerden alınan öğelerin yeni bir dizge içinde yeniden kullanılması
eylemi. Sanatta farklı çağ ve üsluplardan seçilip devşirilen öğelerin yeni bir
tasarım ya da ürün oluşturmak için ele alınması olgusunu ifade eder. Bu durum
19. yüzyılda çok yaygın biçimde görülür. Bununla birlikte, eklektisizm bir üslup
değil, bir davranış biçimi olarak değerlendirilmelidir. Ancak, farklı
eklektisist üsluplardan söz edilebilir. Bu üslupların hepsinde davranış biçimi
ortak olduğu halde, biçim malzemesinin devşirildiği çağ ya da üslup ve bunların
yeniden düzgeleştirilişi farklıdır.
EKORŞE (Ekorche) : İnsan ya da hayvan
figürünü, kas yapısını göstermek amacıyla derisi yüzülmüş olarak betimleyen
anatomik çizim. 15.yy`da Batılı sanatçıların anatomiye ilgilerinin artmasıyla
atölyelerde, bu türden yapma modeller kullanma geleneği yerleşmişti. Özellikle
LEONARDO DA VINCI gibi birçok sanatçı böyle modellerden çizim yapmıştır. Ekorşe
figür çalışmalarının en önemli örneği, George Stubbs`ın (1724-1806) Anatomy of
the Horse (1766; Atın Anatomisi) adlı ASİDE YEDİRME BASKI dizisidir. Stubbs bu
çalışması için yaklaşık 10 yıl boyunca hayvan kadavralarını incelemiş ve 18 ay
da çizim yapmıştır. Özgün çizimleri bugün Londra Kraliyet Akademisinde bulunan
bu dizi, özellikle veterinerler ve hayvan ressamları arasında gerçeğe
uygunluğuyla ün yapmıştır. 20.yy`da PARIS OKULU`ndan SOUTINE, Derisi Yüzülmüş
Öküz (1920, Grenoble Müzesi) adlı resminde olduğu gibi bazı yapıtlarında ekorşe
figürler kullanmıştır.
EKSENSEL (Aksial) : Bir eksen
doğrultusunda ya da bir eksene göre oluşturulmuş kompozisyonları nitelemek için
kullanılır. Örneğin, Rönesans resimleri eksensel bir düzen gösterir.
ETNOGRAFYA (Ethnography) : Toplumların
kültürlerini inceleyen bilim dalı. Çoğunlukla ilkel toplulukları ve halk
kültürünü ele alır.
EX LIBRIS (Ex libris) : Bir kitabın başlık
sayfasında yer alan ve sahibinin kim olduğunu gösteren özel simge ya da damga.
FİGÜRATİF SANAT (Figürative Art) : Resim
ve heykel sanatlarında, yalnızca gerçek varlık ve nesnelere gönderme yapan
betileri kullanan sanat anlayışı. Soyut yada nonfigüratif sanata karşıt bir
yönelimdir.
FROTAJ : OTOMATİZM doğrultusunda çalışan
Gerçeküstücü sanatçıların uyguladığı "sürtme" tekniği. ERNST tarafından
geliştirilen bu teknikte ahşap, taş ya da dokuma gibi dokulu bir yüzey üstüne
yerleştirilen kağıda siyah ya da renkli bir malzeme sürtülerek dokunun kağıda
geçmesi sağlanır. Böyle elde edilen rastlantısal desenler resimsel tasarımın
temelini oluşturur. Türkçe`de "sürtme" ya da "ovalama" terimleriyle de
karşılanır.
GEÇİŞ : Yan yana gelen BİÇİM`lerin farklı
nitelikleri arasında uyum ve algı sürekliliğini sağlayan geçiş ya da uyarlama
için kullanılan terim; özellikle klasik KOMPOZİSYON`larda bütünlüğü bozmamak
için önemlidir.
GÖLGE-IŞIK IŞIK DÜZENİ ya da DAĞILIMI (Light
and Shade Effect) : Yalnızca batı resim sanatına özgü bir kavram olan
"gölge-ışık düzeni", sanatsal gerçekliğin yeniden üretilmesi için gerekli olan
bir yanılsama tekniğidir. Resimsel yapıtın içerdiği tüm betiler, bu teknik
sayesinde bir kısmı gölgeli, diğer kesimleri ise aydınlıkmış izlenimi verecek
biçimde betimlenirler. Böylelikle, bir yüzey sanatı olan resmin üç boyutlu
nesneleri ifade etmekteki yetersizliği bir ölçüde giderilmek istenmiştir.
Gölge-ışık düzeni Batı sanatının çeşitli dönemlerinde farklı bir tutumla
gerçekleştirilmiştir. Örneğin, Rönesans resimlerinde betiler tek ve noktasal bir
ışık kaynağından aydınlatılmış nitelikte betimledikleri halde, Barok`ta hemen
hemen her beti ayrı ışık kaynaklarından aydınlanmış gibi resmedilmiştir.
İzlenimci resmin ortaya çıkışı sonrasında gölge-ışık düzeni bütünüyle kullanım
alanından çekilir ve Modern Sanat`ta hiç görülmez. Son yıllar Yeni Gerçekçilik
gibibazı figüratif akımlar bu tekniği yeniden gündeme getirmeyi denemektedirler.
HACİM (FORM) : Heykel gibi, mekanda yer
işgal eden bir kütleye veya hacime dairdir. Bu yanılsamayı sağlayabilmek için
sanatçılar modle etme (modelling) veya tarama(hatching) gibi teknikler
kullanırlar.
HAREKET (MOVEMENT, DYNAMISM) : Enerjisi
veya gücü var gibi görünen , resimlerin devinim halinde olduğu izlenimi veren
yanları. Bu devinim aslında gerçekte yoktur; ancak öznelerin akla getirdiği
gayretkeş eylemlerin yarattığı yanılsamadır.
HAVA PERSPEKTİFİ : "Atmosferik Perspektif"
olarak da bilinir. Resim sanatında fon farklılıklarıyla yaratılan derinlik
YANILSAMA`sı. Uzaktaki nesnelerin havanın etkisiyle daha açık tonla algılanması
temeli üzerine kurulmuştur. Atmosferdeki nem, toz parçacıkları ve benzeri
maddeler, ışığın saçılmasına neden olur. Bu saçılmanın derecesiyse renge, yani
ışığın dalga boyuna bağlıdır. Kısa dalga boyuna sahip olan mavi en fazla saçılım
yarattığından, renklerin uzaklaştıkça maviye çaldığı görülür. Uzun dalga boyuna
sahip olan kırmızıysa en az saçılıma olanak tanıdığından, uzaktaki parlak
nesnelerde mavinin azalmasına ve renklerin kırmızıya çalmasına neden olur.Bir
terim olarak ilk kez LEONARDO da VİNCİ tarafından kullanılmakla birlikte hava
perspektifi Antik Çağ`dan beri bilinmektedir. ROMA döneminde Pompei`deki duvar
resimlerinde kullanılmış, 8.yy`daysa ÇİN resimlerinde görülmüş ve en yetkin
düzeyine Song dönemi manzara resimleriyle ulaşmıştır. Bütün Ortaçağ boyunca
unutulan bu teknik, 15. yy`da Flaman ressamlarınca yağlıboya resimle birlikte
yeniden kullanılmaya başlanmıştır. 16. yy`da Vinci`nin dışında bu teknikten
yararlanan en önemli RÖNESANS ressamları CORREGGİO ve TIZIANO`ydu. 17. yy`da
RUBENS, CLAUDE LORRAIN, Albert Cuyp ve HOBBEMA özellikle MANZARA resimlerinde
hava perspektifini ustaca kullanmışlardır. Bu tekniği bütün olanaklarıyla doruk
noktasına çıkaran sanatçıysa J.M.W.TURNER olmuştur. Turner` in resimlerinde
sonsuza uzanan MEKAN duygusu ve buğulu atmosfer, daha sonra MONET ve
İZLENİMCİLİK`in öbür temsilcileri tarafından da kullanılmıştır.
İDEALİZM (Idealism) : İdealizm en basit
deyişle standartlaşmış biçim anlamına gelir. Sanat alanında maddesel bir nesneyi
değil de, onun zihinsel kavramının tasarımını karşılayan sanat yapıtı, aslında
bir idea` nın tasarımıdır. Platon` a göre idealar tek gerçekliklerdir ve sanatın
gerçek işlevi de tek gerçeklikler olan bu ideal biçmlerin yansıtılmasıdır.
Böylece mimesis ( öykünme, taklit) kuramı oluşur. Mimesis kuramının oranlara,
klasik armoni kurallarına ve geometriye dayalı ilgisinin yüzyıllardır insan
zihninde yer alması sanatçıları seçme yapmaya zorlamış ve mutlak güzellik
anlayışına ulaşmak için ideal biçimler yaratılmıştır.İdeal sanatın kurucuları
Yunanlı sanatçılardır. Yunan tanrı ve tanrıçalarında, Roma` da imparatorluk
tasvirlerinde, Rönesans` ta genel figür anlayışı içerisinde kullanım bulan bu
anlayıştan, modern dönemde de lider tasvirleri söz konusu olduğunda
yararlanılmıştır.
İKONOGRAFİ (Iconography) : (1) Dinsel
içerikli sanat yapıtlarında dinsel olay ya da kişi ile ilgili tipleşmiş hatta
bir ölçüde standartlaşmış biçim düzenlerini veya kalıplarını inceleyen bilimsel
disiplin. (2) Simgesel dil.
IŞIK - GÖLGE (Chiarascuro) : Tek renkli
resimlerde ton farklılıklarıyla elde edilen aydınlık ve karanlık alanları
tanımlar. Resimden önce ağaç baskıda uygulanan ışık- gölge karşıtlığı figüre
heykelsi bir görünüm kazandırır. Resim alanında önce Leonardo da Vinci` nin
yapıtlarında uygulanmakla birlikte, Barok dönemde yaygınlık kazanır ve Romantik
dönemde de yoğun duygusal etki yaratmak amacıyla kullanılır. Çizgisel bir
kompozisyonda ışık genel anlamda kullanılırken, Leonardo sonrasında ve özellikle
de Barok dönemde genellikle kompozisyonun bir köşesinden geldiği düşünülen
diagonal ışık kullanımı söz konusudur ve kompozisyonun ışıklı kısmı belirginlik
kazanır. Böylelikle Barok resim bir tiyatro sahnesi kullanılan ışık da takip
ışığı gibi algılanır. Işığın verdiği imkanlar çerçevesinde sınırlanan kontur
çizgisinin eriyip arka fondaki gölgeli kısma geçmesi ışık- gölge kullanımına
dayalı kompozisyonların tipik özelliğidir.
İZOKEFALİ : Bir KOMPOZİSYON`da tüm
figürlerin boy ve önem farkı gözetilmeksizin başları aynı hizzaya gelecek
biçimde yerleştirilmesi. Özellikle YUNAN sanatının Klasik Dönem kabartmaları
için kullanılan bu terim, RESİM ve GRAFİK SANATI`nda da geçerlidir.
JANR-TÜR RESMİ (Genre): 17. yy itibariyle
burjuva kesiminin gündelik yaşamını gerçekçi bir biçimde betimleyen küçük
boyutlu resimler için kullanılmaktadır. Tür resminin konusunu orta sınıfın ve de
özellikle de köylülerin yaşamı oluşturur. 17. yy Hollanda` sının Protestan
kesiminde öne çıkan bu tür resimler, boyutları itibariyle burjuva kesiminin
evlerine de girebilmiştir. Karşıt görüşler bulunmakla birlikte bu resimlerde
Protestan ahlakının yüceltildiği ve resimlerin herbirinin ahlaki çıkarımlar
sağladığı bilinir.
KADRAJ : Her türlü resimsel düzenin
çerçeve sınırlarının belirlenmesi işlemi. Özellikle fotoğraf sanatı ürünleri
için kullanılır.
KAPALI KOMPOZİSYON (Closed Composition) :
Resim sanatında bir yüzey üzerinde betimlenen tüm "gerçeklik"in kompozisyonun
sınırları içinde bulunması durumu. Böyle bir kompozisyonda betinin tümü resim
düzlemi içinde bulunmak zorundadır; sadece bir kesiminin resmedilmesi söz konusu
olamaz. Doğal gerçeklik düzleminde betimlenmesi amaçlanan tüm nesneler düzenli
bir "istif" içinde bakış açısı içinde yer almazlar. Kapalı kompozisyon bunları
sanatsal gerçeklik düzleminde yeniden ürettiği zaman, hepsi bakış açımız içinde
bulunuyormuşçasına betimler. Kapalı kompozisyonun en belirgin örnekleriyle
Rönesans sanatında karşılaşılır. Bu tür örnekler, resim düzlemi üzerinde
betimlenenin dışında dışın da kalan dünyayla ilgili hiçbir ipucu vermezler. Buna
karşılık, karşıt uç olan açık kompozisyonda ve onun en yoğun kullanıldığı
Barok`ta, betiler doğadan alınmış bir kesitmişçesine kompoze edilir. Doğal
gerçeklik kompozisyonu sınırlarının ötesinde de varlığını sürdürmektedir; resim
bu izlenimi vermeyi amaçlar.
KARŞITLIK (Contrast) : Resmin diğer tüm
unsurları arasındaki karşıtlıklar resmin anlatım olanaklarının en önemli
unsurlarından birisidir.
KARŞI SANAT : Dadacılar`ca öne sürülen bir
terim. Her tür akademikleşmiş sanata karşı olan dada akımı yandaşlarınca günün
geçerli tutucu eğilimlerini eleştiri amacıyla üretilen tüm yapıtları niteler. Bu
eleştirel tutum bir pisuarın sanat yapıtı olarak sergilenmesine dek varmıştır.
İster eklektisist ister modern doğrultuda olsun, sanatta yaratma sorunuyla
ilgilenen tüm anlayışları yadsımıştır. Karşı-sanat yandaşları için bir biçim
bulma ya da oluşturma kaygısı söz konusu değildir. Onlar biçimleri veya sanatsal
öğeleri, ancak, çevrelerindeki nesneler arasından seçerler; ama, kendileri bir
üretime kalkışmazlar.
KISALTIM (Rakursi) : Resim sanatında tek
bir figürün ya da nesnenin, derinlik duygusu verecek şekilde betimlenmesi
anlamına gelen terim, derinlik dugusunu yanılsama yoluyla yaratması açısından
bir perspektif türü olarak kabul edilir. Kısaltımda, betimlenen nesneye ya da
figüre belli bir uzaklıktan ya da alışılmadık bir açıdan bakıldığında ortaya
çıkan biçimbozmalar yumuşatılarak tuvale aktarılır. Örneğin; yatan bir figürün
ayak ucundan bakıldığında, ayaklar olduğundan büyük, baş da küçük görünür.
Kısaltımı kullanan sanatçı, ayakları göründüğünden küçük, başı da o oranda büyük
vererek biçimbozmaları yumuşatır. Sanat tarihinde kısaltımın en iyi bilinen
örneği Mantegna`nın Ölü İsa adlı kompozisyonudur.
KITSCH : Özellikle 20. yy içinde üretilmiş
çeşitli nesnelerde rastlanan zevksiz, kökeni belirsiz ve estetik değer taşımayan
bir tasarım anlayışını nitelemek için kullanılan bir terim. Türkçe`de yakın
anlamlı olarak "rüküş" sözcüğüyle karşılanabilir. Kitsch, grafikten endüstri
tasarımına ve mimarlığa kadar uzanan geniş bir alanda estetik düzey düşüklüğünü
nitelemek için kullanılır. Stuttgart`ta bu tür ürünleri sergilemek için bir de
müze açılmıştır.
KOLAJ (Collage) : Dadacılarca yaratılmış
bir resim tekniği. Elde mevcut her türlü basılı, çizili ya da fotografik
malzemenin bir yüzey üzerine yeni bir kompozisyon oluşturacak düzende
yapıştırılmasıyla elde edilir. Böylelikle, kendileri sanatsal nitelikte olmayan
çeşitli malzemeler, yalnızca yeni bir kompozisyon oluşturmak için kullanılmaları
sayesinde bir sanat yapıtı meydana getirirler. Bu durumda sanatsal üretim
süreci, sadece bir kompoze etme etkinliğine indirgenmiş olur.
KOMPOZİSYON (Composition) : Bir sanat
yapıtında öğelerin düzenlenmesi - bir ölçüde iskelete benzetilebilir -
vazgeçilemez ancak görünmez olan alt yapı...
KONSTRÜKSİYON (Costruction) : (1) Bir
yapıda taşıyıcı nitelikte olan ya da olmayan bütün imalatlar. Bir inşa etme
eylemi sonucunda ortaya çıkan ve bir araya gelerek yapıyı oluşturan öğeler
bütünü. (2) İnşa etme etkinliği. Yapım.
KONTRAPOSTO ya da KONTRAPOST (Contrapposto) :
Resim ve heykelde insan betisi resmedilir ya da heykeli yapılırken
kullanılan klasik duruş (poz) biçimlerinden biri. Bu pozda ayakta duran kişi,
kalçası ve bacaklarıyla gövdesinin üst kesimi hafifçe farklı yönlere dönük
olarak betimlenir. Sözcüğün kökeni İtalyanca "contrapposto"dur.
KONTUR (Contour): Dış çizgi. Bir nesnenin
dış hatları, sınırları anlamına gelen terim, nesnelerin silüetlerinin ya da
kütle içindeki biçimlerinin çizgisel olarak belirlenmesine yarar.
KROKİ (Sketch) : Resim sanatında yalnızca
çizgi ile yapılan ve ana hatları gösteren, ayrıntılara inmeyen taslak. Kroki bir
yapıtın ön çalışması niteliğinde olabileceği gibi, böyle bir amaç gözetilmeden
de yapılabilir. "Eskiz" sözcüğü ile yakın anlamlıdır. Mimarlıktaysa, daha çok,
bir yapıyı çevresiyle birlikte gösteren ayrıntısız ve şematik bir plan anlamına
gelir.
KROMATİK (Cromatic) : Sanat yapıtında
"renkli" anlamında niteleyici olarak kullanılır.
MEKAN (Space, Espas) : Uzayın sınırlanmış
parçası. Mimarlık mesleğinin konusunu oluşturur. Aynı zamanda, mekan bir mimari
ürünün vazgeçilmez tek niteliği, bir mimari ürünü var eden temel koşuldur. Bir
mekan oluşturmak için onun mutlaka her yönden kesin engellerle sınırlanması
gerekmez. Mekanı oluşturan sınırlama fiziksel olabileceği gibi, yalnızca görsel
de olabilir. Örneğin, ışık herhangi bir somut engel niteliği taşımadığı halde,
bir mekanı belirleyebilir. Mekan yalnızca bir yapının "içi" olarak
düşünülmemelidir; yapıların tek başlarına ve diğer yapılarla birlikte
oluşturduğu bir "dış mekan"da söz edilebilir.Ayrıca, mekan bir mimari ürünün
dördüncü boyutudur. Bir yapıyı üç boyutlu bir kitle olmaktan çıkaran özellik bir
mekana sahip olmasıdır. Yapı onun sayesinde, en, boy ve yüksekliğin ötesinde
bireyin devingenliğinden kaynaklanan anlık yaşantılarla edinilen bir mekan
boyutu kazanır. Mekan boyutunun kişinin devingenliğinden ötürü, sayısız
yaşantılar yaratabilme niteliği mimarlıkta birinci boyuttan bahsedebilmeyi
olanaklı kılmaktadır.
MODELAJ - MODELASYON : Kil ya da balmumu
gibi yoğrulabilen malzemelerle üç boyutlu plastik biçim oluşturma anlamına
gelir. Bu biçim heykel yapımında döküm ya da model için kullanılabileceği gibi,
sanatsal bir ürün olarak da değerlendirilebilir. Terim; resim, çizim ve
fotoğrafçılıkta ışık, ton karşıtlığı, renk ve perspektif denetimiyle iki boyutlu
biçimlere gerçekteki üç boyutluluk yanılsamasını kazandırmak için yapılan
uygulamayı karşılar.
MODLE ETME (Modelling) : Resimde
gölgeleri, gölgelemeyi ve ışıklı noktaları kullanarak biçimlerin gerçek
oldukları ve hacme sahip oldukları yanılsamasını sağlama tekniği.
MONOKROMİ (Monochromy) : Bütün görsel
sanatlar ve mimarlıkta tek renklilik. Yalnızca siyah ve çeşitli gri tonları
kullanılarak yapılabileceği gibi, aynı rengin tonlarıyla da
gerçekleştirilebilir. Polikromi (çok renklilik) sözcüğünün karşıt anlamlısıdır.
MOTİF (Pattern) : Bir yapıtta yinelenen
çizgi ve renklerin her birine verilen ad.MULAJ (Moulage, Impression) : (1)
Heykel yapımı için alçı ya da metal eriyiğini kalıba dökme işlemi. (2) Herhangi
bir nesnenin alçı ya da bal mumu ile kalıbının alınması işlemi. (3) Yukarıdaki
işlerin sonucunda elde edilen kalıp.M
SURHMK (kıs.) : Mimar Sinan Üniversitesi
Resim Heykel Müzesi Koleksiyonu
NAİF RESİM (Naive Painting) : Herhangi bir
mesleki eğitim görmemiş ressamlarca üretilen ve çocuksu bir betimleme anlayışını
yansıtan resim sanatı ürünleri. Naif resim perspektifin kuralların yadsıyışı ve
çocuksu anlatımı dışında genel üslup özellikleri göstermez. Naif ressamlarca
geliştirilen teknik ve üsluplar, hemen daima kişisel niteliktedir. Bunlarda çoğu
kez büyük bir ayrıntı zenginliği gözlemlenir. Dış gerçekliği akademikleşmiş
yanılsama teknikleriyle değil de, adeta "masum bir gözle" algılayıp
betimlemeleri açısından sanatsal değer taşırlar. 19. yüzyılın ikinci yarısında
beliren Naif Resim` in en tanınmış ustaları H. Rousseau ve G. Moses`dir.
NONFİGÜRATİF SANAT (Non-Figuritive Art) :
Resim ve heykelde, gerçek varlık ve nesnelere gönderme yapan betileri
kullanmayan sanat anlayışı. Non figüratif sanatta betiler gerçek birer nesne ya
da varlık olarak tanınamazlar. Onlar yalnızca sanatsal gerçeklik düzleminde
varolurlar. "Non-figüratif sanat" sözcükleri günümüzde artık sanat yazını
alanında pek kullanılmamaktadır. Sözcük anlamının "betisel olmayan sanat" oluşu
nedeniyle, "nonfigüratif" nitelemesi gerçekte bu sanat anlayışını tam olarak
anlatamamaktadır. Hangi anlayışta üretilirlerse üretilsinler, tüm resim ve
heykel yapıtları betisel niteliktedir. Dolayısıyla, ayırıcı ölçüt bu değil,
betilerin gerçek varlıklara mı, yoksa sanatçının imgelem dünyasına mı gönderme
yaptığıdır. Bundan ötürü, nonfigüratif sanat yerine günümüzde Soyut Sanat terimi
yeğlenmektedir.
NÜ (Nude) : Resim ve heykel sanatında
çıplak kadın betisi. İlk olarak Antik Yunan ve Roma sanatlarında görülen nü,
Ortaçağ`da hemen hemen ortadan silinir. Bu dönemde çıplak kadın betisi sadece
Havva`yı ve cehennemde cezalandırılma sahnelerini resmetmek için kullanılmıştır.
Rönesans nü`yü yeniden keşfederek geniş ölçüde uygulamıştır. Bu dönemden
başlayarak kullanımı Avrupa sanatında hiç azalmadan sürer. İslam ve genel olarak
Doğu sanatlarında ya hiç, ya da pek seyrek görülür.
OEUVRE (Oeuvre) : Fransızca kökenli bu
sözcük, bir sanatçının yaşamı boyunca ürettiği tüm yapıtları ifade eder.
Türkçe`de çok seyrek kullanılır.
ORAN (Proportion) : Resimde oranlar ile
çok farklı yanılsamalar sağlanabilir.
ÖNE ÇIKARMA (Emphasis) : Resmin içindeki
bir veya bir kaç öğenin vurgulanması.
ÖZGÜN BASKI (Print) : Çeşitli basım
teknikleriyle çoğaltılmış resimsel sanat yapıtı. Bir yapıtın özgün baskı
sayılabilmesi için çoğaltılmak amacıyla yaratılması gerekir. Örneğin, ünlü
tabloların basım yoluyla çoğaltılması (reprodüksiyon) tekniği bir özgün baskı
türü değildir. Özgün baskı yapımında her türlü kazı resim tekniği yanında,
serigrafi, taşbaskı vs. gibi teknikler de kullanılır.
PANORAMA (Panorama) : (1) Bir doğal ya da
kentsel manzarayı ufka kadar uzanan ve çok geniş bir bakış açısıyla betimleyen
resim. (2) Büyük boyutlu panoramaları sergilemek amacıyla inşa edilmiş yapı
türü. Silindir biçiminde olan ve ışığı üstten alan bu yapılarda, resim tüm düşey
yüzeyleri kesiksiz olarak kaplar ve silindirin tabanında bulunan yükseltilmiş
bir platformdan seyredilirdi. Bu türden ilk gösteri 1799`da Paris`te R. Fulton
tarafından yapılmış, sonraları, 19. yüzyıl boyunca tüm Avrupa kentlerinde
yaygınlaşmıştı. Panorama yapılarında genellikle doğal görüntüler ve savaş
sahneleri sergilenirdi.
PENTÜR (Painting) : Yağlıboya tablo
anlamında kullanılır. Kökeni Fransızcadır.
PERSPEKTİF (Perspective) : Üç boyutlu
gerçeklikleri iki boyutlu resim düzlemi üzerinde betimleyerek, üçüncü boyut
yanılsaması yaratma işine yarayan bir resim ve çizim tekniği. Antikite de
bugünkü anlamıyla perspektif tekniği kullanıldığı söylenemezse de, örneğin,
Pompei duvar resimlerinde üçüncü boyut verme çabası önemli bir yer tutar. Fakat,
gerçek perspektifin ancak 15. yüzyılda Rönesans`la birlikte ortaya çıktığı
kesindir.
PİGMENT : Her türlü boyanın renk verici
ana maddesi.
PİTORESK (Picturesque) : Estetik etkiyi
matematiksel düzen bağıntılarıyla değil de, doğadaki gibi bir rastlantısallıkla
elde etmeye çalışan her tür sanatsal tutumu niteler. 18.yy İngiliz bahçe
tasarımı Yakınçağ`da pitoresk tutumun ilk örneklerini vermiştir. Bu dönemde
doğanın Barok`taki gibi geometrik biçimde düzenlenmesi yadsınıp doğal öğeler
kullanılarak "düzenlenmemiş", "el değmemiş" doğa izlenimi yaratacak bahçeler
oluşturulmaya çalışılmıştır. Aynı tutum hemen hemen zamandaş olarak resim
sanatında da görülür. Bu anlayıştaki resimler doğayı bir yandan "olduğu gibi"
yansıtmaya çabalarken, öte yandan da, onu "yabani" olmaktan uzaklaştırmışlardır.
Dolayısıyla, pitoreski romantizmden bağımsız düşünmek olanaksızdır.
PLAN (Plan) : Bir nesnenin ya da yapıtın
yatay bir düzlem üzerindeki izdüşümü. Milattan 1500 yıl öncesine ait Mezopotamya
tabletleri üzerinde bile planlara rastlandığına göre, kullanımının çok eski
olduğu anlaşılmaktadır. Eski Mısır`da da bilinirdi. Antikite`de özellikle de
Roma`da plan yapımı mimari etkinliğin önemli bir parçasıydı. Ortaçağ başlarında
işe, 11. ve 12. yy.`a dek, mimari planlar yapımı tek çizgili basit krokiler
çizmekten öteye gidemezdi. Bu durumun Gotik üslubun başlangıcıyla birlikte
değiştiği ve plan yapımının yeniden ortaya çıktığı görülür. Rönesans`ta ise,
plan vazgeçilmez bir mimari projelendirme tekniği olarak yerini iyice
sağlamlaştırmıştır. Türkiye ve İslam ülkelerinde mimari planların kullanımı
konusunda elimizde pek çok bilgi olmasına karşın, Türkistan`dan 16.yy`a,
Türkiye`den ise 18. yy`a ait bazı örnekler dışında, elde çizili belge yoktur. Bu
örneklerde modüler bir ızgara kullanılmıştır.
POLİKROMİ (Polychromy) : Görsel sanatlar
ve mimarlıkta çok renklilik. Özellikle mimarlık alanında rastlanılan bir
sözcüktür. Diğer sanatlarda çok büyük ölçüde kullanıldığından, bunların
ürünlerini polikromiyle nitelemek pek gerekli olmaz. Buna karşılık mimarlık
alanında polikromi ancak bazı çağlar ve üsluplarda görülür. Örneğin Antik Yunan
mimarlığı polikromiktir. Bugün yüzyılların aşındırması sonucunda doğal
renklerine bürünen tapınaklar gibi önemli kamu yapıları, özgün durumlarında
renkli bir dış dekorasyona sahiptirler.
POLİPTİK (Polyptich) : (1) Avrupa
sanatında üçten fazla sayıda birbirine bitişik resim levhasını içeren dinsel
içerikli sanat yapıtlarına verilen genel ad. Bu tür yapıtlar genellikle
kiliselerin sunak bölümlerine yerleştirildi. Rönesans`tan sonra poliptik
yapılmamıştır. (2) Antik Roma`da üzerine yazı yazmak için kullanılan, birbirine
bağlı, katlanabilir ikiden fazla levhayı içeren ahşap tablet. (3) Erken
Ortaçağ`da Batı Avrupa manastırlarının emlak ve gelirlerinin kaydedildiği
defter.
POŞAT (Pochade) : Türkçe`de çok seyrek
kullanılan sözcük Fransızca "Pochade" den kaynaklanır. Doğrudan doğruya doğa
içinde yapılan renkli yağlıboya küçük resim eskizi anlamındadır.
PRİMİTİF (Primitive) : 1. M.S. 1500
yılından önce yaşamış ressamların çoğunlukla arkaik tarzda yapılmış resimlerine
verilen ad. 2. Sanatta, kendini eğitmiş ve/ya resimlerinde sade bir üslup
kullanan sanatçıların çalışmaları. 3. Afrika Zencileri, Okyanusya ve Amerikan
Kızılderilileri`nin sanatı. Terim, bu anlamıyla üçüncü dünya ülkeleri sanatını
aşağılayıcı bir niteliğe sahiptir.
PRİMİTİVİZM (Primitivism) : 1. İçinde
primitif öğeler taşıyan sanat. 2. Rusya`da 1905 ile 1920 arasında gelişen,
kübizm ve fütürizm düşüncesi ile Rus halk sanatının etkisinde gelişen sanat
hareketi. Larinov, Goncharova ve Malevich`in ilk dönem çalışmaları örnek
gösterilebilir.
QUADRATURA (Quadratura) : Bir yapıda tavan
ya da duvar üzerine resmedilerek, içinde yeraldığı mekanın devam ettiği
yanılsamasını yaratan resim. Özellikle Barok iç mekan düzenlemelerinde çok sık
biçimde uygulanmıştır. Örneğin bir duvar boyunca uzanan gerçek boyutlarda bir
mimari iç mekan perspektifi quadratura sayılır.
READY-MADE (İngilizce) : Bir sanat yapıtı
olarak benzerleri arasından seçilip değerlendirilmiş, üzerinde bir değişiklik
yapılmaksızın kullanılmış ya da üzerindeki değişiklik sadece üretimi sırasındaki
rastlantılara bağlı olarak ortaya çıkmış endüstri ürünü obje. İlk kez Dada
Akımı`nın ünlü beyni M. Duchamp tarafından öne sürülmüştür. Gerçekte, bir sanat
yapıtı olmaktan çok, sanat alanındaki geleneksel yaratma yöntemlerine bir
eleştiri olarak yorumlanabilir.
RENK (Color) : Üç temel renk vardır :
kırmızı, mavi ve sarı. Siyah renk değildir; çünkü üzerinde ışığın
yansıyabileceği boya yoktur. Beyaz ise gökkuşağındaki tüm renklerin
yutulmasından kaynaklanır.
RENK (Hue) : Renk tonu, renk. Bir renge
daha teknik ve spesifik olarak deyinilirken kullanılır.
RESİM DÜZLEMİ (Picture Plane) : Resim
sanatında üç boyutlu nesne ve varlıkların iki boyutlu olarak üzerinde
betimlendiği düzlem. Kullanımı tüm uygarlık ve üsluplarda farklıdır. Örneğin
Rönesans ve sonrasında Modernizm`in başlangıcına dek, Avrupa resim sanatını
nesnelerden sanatçının gözüne gelen ışınların kestiği saydam bir düzlem olarak
değerlendirmiştir. Bu anlamıyla resim düzlemi sanatçının gördüğünü, "gördüğü
biçimde" resmetmesini sağlayan bir araçtır. Oysa, diğer toplumların resim
sanatlarında resim düzlemi ancak varsayımsal bir gerçeklik taşır. Batı sanatında
"resmetmenin aracı" olan resim düzlemi, diğer toplumlar için "resmin amacı" dır.
Gerçekler izdüşümüyle onun üzerine saptanmaz; tam tersine, gerçekleştirilmek
istenen şey, betileri onun üzerinde amaçlanan etkiyi verecek biçimde kompoze
etmektir. Dolayısıyla, nesnelerin gerçekte nasıl göründükleri değil, resim
düzlemi üzerinde nasıl düzenlendikleri sorunu ağırlık taşır. Örneğin, Türk resim
sanatı bu anlayışla çalışmıştır.
RESİMSİ (Painterly) : İlk kez ünlü
İsviçreli sanat tarihçisi Wöfflin tarafından ortaya atılan ve resim sanatı
tarihinde görülen iki karşıt anlayıştan birini anlatmak için kullanılan bir
terim. Almanca olan özgün biçimi "malerisch"tir. Rönesans`ta rastlanan kesin
konturla sınırlanmış resimsel betiler yapma anlayışına karşıt olarak, Barok`ta
betilerin oluşturulmasında çizgi ağırlık taşımaz; renk nüansları ve tonlarla
ışık - gölge düzeni betiyi vareden ana ögelerdir. Bu resmetme anlayışı "resimsi"
olarak nitelenir.
RETROSPEKTİF (Retrospective) :
Retrospektif, "geriye bakış" anlamına gelir. "Retrospektif Sergiler" ise bir
sanatçının sanat yaşamı boyunca gerçekleştirdiği yapıtlardan örneklerin
irdelendiği ve değerlendirildiği toplu sergilemeler için kullanılan bir
terimdir.
RİTM (Rhythm) : Gözle görülebilir devamlı
biçimlerin tekrarı ile elde edilen akıcılık veya devamlılık. Ölçülü vurguların
kullanılması. Renkler, motifler veya fırça ve/veya spatul darbeleri ile
yakalanan müzikaliteler...
RÖPRODÜKSİYON (Reproduction) : Bir sanat
ürününün, özellikle resmin çoğaltılması. Bu işlem genellikle basım yöntemleri
kullanılarak yapılır. Bir sanat eserinin bu anlamda çoğaltılması ve
röprodüksiyon sayılabilmesi için, özgün yapıtın gerçekte tek nüsha olarak
yapılmış olması gerekir. Röprodüksiyonu kopyadan ayıran özellik, onun taklit
olmayıp, yalnızca özgün yapıtın özgün tekniği dışında bir teknikle yaniden
üretilmesidir.
SALON (Salon; Room) : Fransız Krallık
Resim ve Heykel Akademisi üyelerinin sergilerine verilen ad. Sözcük bu
sergilerin Louvre`daki Apollon Salonu`nda açılmasından kaynaklanmaktadır. Sergi
1737`den Fransız Devrimi`ne kadar iki yılda bir, daha sonra ise, yılda bir
açıldı. Akademizmin katı kurallarına bağlılığından ötürü, ileri sanatsal
çabaları reddetmesi yoğun tepkilere neden olunca, 1863`te salona alınmayan
sanatçılar için III. Napoleon`un buyruğuyla ayrı bir Salon des Refusés açıldı.
1881`de yeniden örgütlenen salon, hala yeni ve ilerici eğilimlere karşıt
tutumunu sürdürmektedir.
SFUMATO TEKNİĞİ : Resim ya da çizimde,
renk ve tonlar arasında yumuşak geçişleri sağlayan gölgeleme yöntemi. İlk kez
Leonardo da Vinci tarafından uygulanan bu yöntem, çoğu kez aydınlık alanlardan
karanlık alanlara geçişlerde kullanılır. Bu tekniğin geliştirilmesiyle 15.
yüzyılın keskin dış çizgili biçimleri belli bir yumuşaklık kazanmıştır.
SHADE (İngilizce) : Bir rengi daha koyu
yapmak için siyah eklenir ise, ortaya çıkan renge "shade" denir.
SICAK (Warm) : Bazı renkler bize sıcak
şeyleri anımsatırlar, kırmızılar gibi. Kırmızılardan ve sarılardan elde edilen
renkler- toprak tonlarında olduğu gibi güçlerini yitirseler de- sıcak
renklerdirler.
SİNKRETİZM (Syncrethism) : (1) Aynı sanat
yapıtı üzerinde farklı anlayış, üslup ya da akımların sentezleşmemiş nitelikte
bir bütün olarak yer almaları durumu. (2) Bir ülkede sanatsal yaratımın henüz
sentezine ulaşamamış, dolayısıyla, farklı odakların etkilerini seçilebilir
biçimde yansıtması durumu.
SİMETRİ, ASİMETRİ (Symmetry, Asymmetry) :
Simetri, parçaların orta eksenin iki yanında, biçimlerin, motiflerin ve
renklerin eşdeş olacakları biçimde düzenlenmeleri sonucunda har iki yarımın
birbirinin yansıması olmasıdır. Asimetri ise, orta çizgi ile bölünen karşıt
yanların parçalarının eşdeş olmadığı bir düzenlemedir.
SOĞUK (Cool) : Bazı renkler bize soğuk
olan şeyleri anımsatırlar; buz grileri veya teskin edici maviler gibi. Her renk
beyaz katılarak daha "cool" yapılabilir.
ŞASİ : Tuvalin üzerine gerildiği ahşap
çerçeve.
ŞÖVALE RESMİ (Easel Painting) : Şövale
üzerinde yapılan ve taşınabilir boyuttaki küçük yağlıboya resim. 17. yy`da
burjuvazinin gelişimi sonucunda yaygınlaşmış ve resmin evlere girmesine olanak
vermiştir. Önceki dönemin dinsel konulara ağırlık veren büyük boyutlu resim
yapıtlarına karşıt bir din dışı sanat anlayışının doğuşuyla eş zamanlı olarak
belirmiştir. TEMPERA (İngilizce) : Boyar maddenin tutkallı suyla, genellikle de
yumurta akıyla karıştırılmasıyla elde edilen bir boya türü ve bu boya
kullanılarak yapılmış resim. Tempera Ortaçağ`da sık kullanılmış, 15. yy`dan
sonra yağlıboya resmin gelişmiyle birlikte ortadan kalkmıştır.
TERRACOTTA (İngilizce) : Her tür pişmiş
topraktan yapılmış kullanım eşyasının genel adı. Tuğla, kiremit gibi kaba yapı
malzemeleri pişmiş toprak ya da keramik sayıldıkları halde, terracotta
değildirler.
TERS PERSPEKTİF (False Perspective) :
Resim sanatında kaçış noktasının, betilerin ardında ve ufuk çizgisi üzerinde
değil, betilerle seyirci arasında yer aldığı perspektif türü. Böyle bir
perspektifte betilerin seyirciye göre daha uzakta olan kesimleri küçük
görüneceklerine, aksine daha irileşirler. Bu nedenle betimlenen nesneler
gerçektekinin tam tersi bir görünümde resmedilmişlerdir. Ters perspektif Ortaçağ
boyunca hem Batı, hem de Doğu sanatında egemen olmuştur. Batı`da Rönesans`la
birlikte ortadan kalkar.
TINT (İngilizce) : Bir renge onu daha açık
yapmak için beyaz eklendiğinde ortaya çıkan renk bir "tint"tir.
TİPOLOJİ (Typology) : Bir sanat dalında ya
da onun belirli bir alanındaki tüm yapıtların ya da yapıtı oluşturan tek tek
ögelerin incelenerek, tiplerin belirlenip gerçek örneklerin bunlara göre
sınıflanması işlemi. Örneğin, resim sanatında tüm Rönesans Madonna`larının bir
tipolojisi yapılacabileceği gibi, mimarklıkta da Mardin konutlarının pencere
tipolojisi oluşturulabilir.
TON (Tone) : Boyalı bir cismin planlarının
aydınlık ve karanlık dereceleri. Nesnelerin çeşitli bölgeleri birbirleriyle
karşılaştırıldıklarında, aralarındaki açıklık ve koyuluk farklarına ton denir.
TOPLUMSAL ÇERÇEVE, KAPSAM, BAĞLAM (Context) :
Bir yapıtın içinde gerçekleştirildiği sosyal veya tarihsel ortam. Tüm sanatçılar
etkileşim içinde oldukları değerleri ve gelenekleri olan sosyal çevrelerde
çalışırlar. Bir sanat yapıtının içinde gerçekleştirildiği koşullar üzerine
düşünmek üç açıdan önemlidir. İlki , onu gerçekleştiren sanatçı veya içinde
yaratıldığı kültür hakkında bilgi edinmemizi sağlamasıdır. İkinci olarak gözden
kaçırmamız gereken bir nokta, bir yapıta baktığımızda veya ondan bir şeyler
öğrendiğimizde, bunların içinde yaşadığımız zaman, deneyimlerimiz ve
inançlarımız nedeniyle önyargılı olabileceğinin bilincine varmaktır. Bizim
yorumumuz, resmin yaratıldığı devirdeki yorumdan oldukça farklı olabilir. Üçüncü
olarak, bir yapıtın bir kitapta yer alan imgesinin, gerçekleştirildiği yapı
içerisinde olduğundan da, halkın izlemesi için konduğu müzeden de farklı
algılanacağıdır. Bir sanat eserinin içinde yer aldığı güncel kapsam da bizim
onun hakkında ne düşündüğümüz üzerinde belirleyici olabilir.
TOPOGRAFİK SANAT (Topgraphical Art) :
Doğada büyük boyutlu topografik değişiklikler yaparak yapıtlar oluşturmaya
yönelen sanat dalı. Topografik sanatçılar, genellikle inşaat makineleri
kullanarak, yapay yeryüzü şekilleri yaratmaya çalışırlar. 1960`larda beliren
topografik sanat, özellikle ABD`de izleyiciler bulmuştur.
TOPRAK BOYA (Earth Colour) : Renkli taş ya
da toprağın öğütülmesiyle elde edilen doğal boya. Maden oksitlerini içerir.
Günümüzde sentetik boyaların belirişi sonucunda artık pek kullanılmamaktadır.
TORSO (İngilizce) : Kollar, bacaklar ve
baş dışında kalan insan gövdesinin heykeli.
TRİPTİK (Triptich) : Birbirine menteşeli
üç ahşap levhadan oluşan Avupa resim sanatı ürünü. Genellikle, kilisede sunağın
üzerinde yeralmış ve ikonografik sahnelerle bezenmiştir.
TROMPE-L` OEIL : Bir düzlem üzerinde sanat
içeriği olan resimsel bir etki amaçlamaksızın, gerçeklik izlenimi vermeye
çalışan her tür çizim, boyama vs. En basit trompe-l` oeil örneği olarak, sağır
bir duvar üzerine yapılmış gerçek boyutlarında bir kapı resmi verilebilir. Böyle
bir durumda resim yapma etkinliği tümüyle bir yanılsama yaratma işine
indirgenmiş olmaktadır.
TUŞ (Touche) : Yağlıboya resimde fırça
darbesiyle yüzey üzerinde oluşan boya lekesi. İzlenimci resme dek ressamlar
tuşların görülebilir olmasından özellikle kaçınmış ve homojen yüzeyler elde
etmeyi amaçlamışlardır. İzlenimci resim ise, aksine, büyük oranda tuşların
farkedilebilir nitelikte bırakılması tekniğini yeğlemiştir. Tuş kullanımının
daha ön plana çıktığı bir resim akımı ise Taşizm`dir.
URNA (İngilizce) : Antik Roma`da taş,
pişmiş toprak ya da tunçtan yapılan vazoya benzer kapaklı veya kapaksız kap.
Sıvıların konulması için kullanıldıkları gibi, ölülerin küllerinin korunması
amacına da hizmet ederlerdi. Ölülerin küllerinin içine konduğu urnalar üzerinde
bir yazıt yeri bulunur ve buraya ölünün adı yazılırdı. Urnaların bezemeli ya da
sade olanları vardır.
UYGULAMA SÜRECİ/ İCRA (Process) : Yapıtın
gerçekleştirilmesinin özellikleri, ayrıntıları, verileri.
UYUM (Harmony) : Bütünü meydana getiren
ilgili öğelerin/parçaların kendi aralarındaki iletişimi. W.Kandinsky`e göre :
"Armoni, kompozisyondur." Müzikten ödünç alınan bu terim, resim unsurlarının
tatmin edici veya hoşa gidecek biçimde düzenlendiği duygusunu dile getirir.
VALÖR (Valeur, Değer) : Bir tonun göreceli
şiddeti veya bir tona ait kuvvet. Bir tondaki ışık ve gölgelerin derecesinin
getirdiği fark. Renklerin içlerindeki siyah ve beyaz ile ilgilerinden doğan
koyu-açık farklarına, değerlerine renklerin valörleri denir.
VEDUTA : İtalyanca`da "görünüm" anlamına
gelen sözcük, büyük ölçüde gerçeğe dayanılarak yapılan ayrıntılı kent resimleri,
çizimleri ve oymabaskıları için kullanılır. Gerçeğe dayanmayan düşsel örnekler,
"veduta ideata" ya da "capriccio" olarak anılır. İlk vedutalar büyük olasılıkla,
Flaman manzara ressamı Paul Brill gibi İtalya`da çalışan kuzeyli ressamlar
tarafından yapılmıştı. Ancak bu türün en başarılı ustaları Venedikli
sanatçılardır. Bunların içinde en ünlüsü olan CANALETTO, Venedik`in tarihsel
yapılarını gerçeğe son derece uygun betimlemiştir. Guardi ailesinden Francesco
GUARDİ, babası Domenico ve ağabeyi Gianantonio da çok sayıda Venedik görünümü
yapmışlardır. Francesco özellikle Caneletto`dan etkilenmiş, ama ondan daha özgür
bir anlatım geliştirmiştir. Özellikle yapı kalıntılarını betimleyen Giovanni
Pannini de önemli bir veduta ustasıydı. Bu türü oymabaskıya uygulayan
sanatçıların başında gene 1941`de bir dizi aside yedirme baskı yapan Canaletto
gelir. Mimar, arkeolog ve oymabaskı ustası PİRANESİ ise Roma`yı betimlediği
veduta baskılarıyla tanınır. Çoğu düşsel olan bu dizideki görünümler, belli
ölçek farklılıkları ve eklemelere karşın epeyce gerçekçidir. Düşsel veduta
örnekleri arasında Canaletto`nun "Düklük Sarayı"yla San Pietro Kilisesi
kubbesini aynı kompozisyonda ele aldığı çizimi ile William Marlow`un Londra`daki
St. Paul Katedrali, Venedik`teki "Büyük Kanal`la Birlikte" adlı yapıtı
sayılabilir.
YANILSAMA (Illusion) : Resim sanatına özgü
bir terim olan yanılsama, resimsel yapıtta yeralan betilerin gerçek dünyadaki
nesne ve gerçeklikler olarak tanınabilmesi anlamına gelir. Betiler gerçeklikle
gönderme yapan sanatsal ögelerdir; onları gönderme yaptıkları gerçeklikler
olarak kavramak ancak yanılsamanın varlığı halinde olanaklıdır. Dolayısıyla,
yanılsama gerçekliğin sanat yapıtında "yeniden üretilmesi" demektir ve
çoğunlukla üç boyutlu olan gerçek varlıkların iki boyutlu bir yüzey üzerinde
betimlenebilmesini sağlar. Bu amaçla perspektif, ışık - gölge ve modle gibi
yanılsama teknikleri kullanılır. Bu teknikleri hiç ya da pek az kullanan ve
dolayısıyla, resim düzleminin iki boyutlu olduğu gerçeğini aşmaya çalışmayan
toplum ve çağların sanatlarında yanılsamadan söz edilemez.
ZEMİN : Resim sanatında genel olarak PANO,
TUVAL ya da benzeri bir zemin anlamında kullanılsa da teknik açıdan zeminin
BOYA`ya hazırlanmasıdır. Amaç, boya ile zemini ayırarak emiciliğini azaltmak ve
boyaların parlaklığını sağlamaktır. ASTAR`la karıştırılmaması gereken zeminin
hazırlanmasında farklı malzemeler kullanılır. Floransalı ressam ve sanat
tarihçisi Cennino Cennini`ye göre, kimi zaman deri ya da tuvalle kaplanan
panonun üstüne zemin olarak hayvansal kökenli tutkalla karıştırılmış alçı
BAĞLAYICI olarak kullanılırdı. Ancak bu malzeme esnek olmadığından tuvale uygun
değildi. 8. ya da 10. yy`da yaşadığı düşünülen Heraclius, teknikleri anlattığı
"De coloribus et artibus romanorum" (Resimde Eski Uygulamalar: British Museum,
Sloane 1754) adlı yapıtında, tuvalin önce şeker nişasta karışımı bir yapışkanla
kaplandığını, üstüne de ince bir kat gesso sürüldüğünü belirtmiştir. İtalya`da
kullanılan bir başka yöntemdeyse gesso`ya sabun ve bal eklendiği bilinir.
17.yy`da sanatçıların zemin olarak bitkisel zamk üstüne yağlı bir malzeme
sürdükleri ve çabuk kuruması için içine doğal kurşun oksit kattıkları
belirtilmektedir. Ancak bu yöntemin çok dayanıklı olmadığı görülünce alçı
taşıyla tutkal karışımı bir zemin yeğlenmiştir. Pergamonlu hekim Galenos 2.yy`da
beyaz alçı zeminin yansımasını azaltmak için hafif renkli sırların
kullanıldığından söz eder. Benzer bir uygulama ortaçağ sonuyla RÖNESANS başında
da kullanılmış; bir çok sanatçı zemin üstüne "imprimatura" olarak bilinen toprak
rengi saydam bir sır (astar) çekmiştir.
Ziggurat: Sümerlerin dört köşe planlı, dıştan dolaşan bir rampa ile
kuşatılmış, katlar halinde yükselen tapınaklarına denir.
|